Muhammed Hamidullah ve başta Mi’rac konusu olmak
üzere Ehl-i Sünnet inancına ve Resûlullah’a (sav) edeb konusunda, aykırı
görüşleri
Webmaster Notu: Yeni Şafak Gazetesi’nin
şu günlerde kupon karşılığı okuyucularına dağıtmayı planladığı İslam Peygamberi
kitabı ve kitabın yazarı hakkında bilgilendirme yazısıdır. İnsaf ile okunmasını
ve okutulmasını istirham ediyorum.
- - - - -
Hindli, Muhammed Hamîdullah’ın Ehl-i sünnet
âlimlerinin bildirdiklerine uymayan düşüncelerini, islâm bilgisi olarak
yaydığını görüyoruz. Fransada islâm bilgileri profesörü etiketini almış olduğu
için, islâm âlimi sanılan bu kişinin yazıları, türkçeye çevrilerek gençliğin
önüne sürülmekte, birçok müslümânın doğru yoldan kaymasına sebep olmaktadır.
(İslâm Peygamberi) adındaki kitâbının türkçe
tercemesinin doksanikinci ve üçüncü sahîfelerde şu satırları okuyunca, şaşırdık
kaldık:
(Mi’râc bir hâldir. İnsanın vücûdünü unutup,
rûhunun hâkim olduğu bir vaz’ıyyetde yapılmışdır. İsrâ sûresinde, Hazret-i
Peygamber, bir gece yeryüzünün mukaddes merkezlerinden gökdeki ibâdet merkezine
(Mescid-i Aksâya) götürüldü. Uzakdaki mescidin, Kudüsde olduğu düşünülemez.
Zîrâ o zemân, Kudüsde mescid yokdu) diyor ve (Rum sûresinde, Filistinin en
yakın bir yer olduğu bildiriliyor. Uzak mescid, yakın bir yerde bulunamaz.
Allahü teâlâ, Ona eski Peygamberlerin târîhini hâtırlatarak, Onu tesellî
ediyor) diyor.
Cevâb: İsrâ sûresindeki âyet-i kerîmede meâlen,
(Kulumu gece Mescid-i harâmdan Mescid-i Aksâya götürdüm) buyuruldu. Kul, insana
denir. Rûha veyâ insanın bir hâline kul denmez. Buhârîdeki uzun hadîs-i şerîfde
ve Ehl-i sünnet âlimlerinin tefsîrlerinde ve bütün kitâblarda, Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” Kudüsde, Mescid-i Aksâya gittim, gördüm buyurduğu
bildirilmekdedir. O zemân, Mescid-i Aksâ Kudüs’te vardı. Çok önce, Süleymân
aleyhisselâm yaptırmıştı. Sonra, Îrânlıların ve Yunanlıların eline geçmişti.
Îsâ aleyhisselâm göğe çıkarıldıktan sonra Romalıların eline geçti. Birkaç kere
yıkıldı, yapıldı. Son olarak, Hazreti Ömer ta’mir ettirdi. Filistin, Arabistâna
komşu bir yerdir. Başka memleketlerden daha yakın olduğu için, (en yakın yer)
buyuruldu. Mescid-i Aksâ o zaman yeryüzünde bulunan mescidler arasında, Mekkeye
en uzak olanı idi. Bunun için, (en uzak mescid) buyuruldu. En yakın yerde en
uzak mescid niçin bulunamazmış?
Müslümanlar, hicretden onaltı ay sonraya kadar, Mescid-i
Aksâya karşı nemâz kıldı. O zemân, Kudüsde mescid yok olsaydı, oraya karşı
nemâz kılmak emr olunur mu idi? Resûlullah da, Kudüsde Mescid-i Aksâda nemâz
kıldım der mi idi? Hamîdullahın aklı, düşüncesi ve fen anlayışı, Resûlullahın
“sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek bedeni ile Kudüse ve göklere
götürüldüğünü kavrıyamadığı için, buna inanamıyor. Mi’râcın bir hâl olduğunu
anlatmak istiyor. Bunun için de Kur’ân-ı kerîmi yanlış tefsîr ediyor.
Düşüncesini kaçamak yollarla isbâta kalkışıyor. Mi’râc bir hâl olsaydı,
işitenlerden kimse karşı koymazdı. Kâfirler de, buna karşı bir şey demezlerdi.
(Beden ile gitdim) buyurduğu için inanmıyanlar çok oldu. Resûlullahın Mekkeden
Kudüse götürüldüğüne inanmıyanın kâfir olduğu sözbirliği ile bildirilmekdedir.
Göklere götürüldüğüne inanmıyan ise, bid’at ehli, sapık olur.
Hindli Hamîdullahın küfre kadar giden bu bozuk
yazısına Hind âlimlerinin kitâblarından da cevâb vermek yerinde olacakdır.
Büyük hadîs âlimi Abdülhak Dehlevî hazretleri, fârisî (Medâric-ün-nübüvve)
kitâbında buyuruyor ki, (Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselâma olan
ihsânlarının en şereflilerinden biri de, Onu Mi’râca çıkarmasıdır. Bu mu’cizeyi
Ondan başka hiçbir Peygambere vermemişdir. Resûlullahın Mekkeden Mescid-i
Aksâya götürüldüğü, Kur’ân-ı kerîmde açıkca bildiriliyor. Buna inanmıyan kâfir
olur. Mescid-i Aksâdan göğe çıkarıldığını meşhûr hadîsler haber veriyor. Buna
inanmıyan ise, bid’at ehli ve fâsık olur. Mi’râcın uyanık iken ve cesed ile
olduğunu, Eshâb-ı kirâmın ve tâbi’înin ve hadîs âlimlerinin ve fıkh âlimlerinin
ve kelâm âlimlerinin çoğunluğu haber vermişlerdir. Böyle olduğunu sahîh
hadîsler de açıklamakdadır. Mi’râc çok def’a olmuşdu. Bunlardan biri uyanık
iken ve cesed ile idi. Ötekiler yalnız rûh ile idi. Âişe “radıyallahü anhâ”,
rü’yâda rûh ile olan mi’râclardan birini haber vermekdedir. Onun bu haberi,
uyanık iken cesed ile olan mi’râcın yok olduğunu göstermez. Bununla
berâber, islâm âlimleri sözbirliği ile bildiriyorlar ki, Peygamberlerin
“aleyhimüsselâm” rü’yâları vahydir. Bunlarda şübhe etmeğe yol yokdur. Gözleri
kapalı iken, mubârek kalbleri uyanıkdır. Önceden rûh ile olan mi’râclar, cesed
ile olacak mi’râca hâzırlamak için idi. Kâfirler, mi’râca inanmadıkları ve
imtihân ederek Mescid-i Aksâdan bilgi istedikleri için, İsrâ sûresinde,
Mescid-i Aksâya kadar götürüldüğü açıkca bildirildi. Bu sûrede, (Âyetlerimi
göstermek için götürdüm) buyurulması, göklere çıkarıldığını gösteriyor. Bu
sûrenin altmışıncı âyetinde meâlen, (Sana gösterdiğimiz rü’yâyı insanlara fitne
yapdık) buyuruldu. Burada bildirilen rü’yâ, Mi’râcı haber vermekdedir. Evet,
(Mekkeye gidip Eshâbı ile tavâf yapacağını gördüğü rü’yâdır. Bu rü’yâyı
Eshâbına haber verdiği sene Mekkeye girmeyip, Hudeybiyeden geri döndükleri
için, münâfıklar fitne çıkarmışlardı) da denildi. Hâlbuki rü’yâyı o sene
görmemişdi ki, fitneye sebeb olabilsin. Tefsîr âlimlerinin çoğu, buradaki rü’yâ
kelimesinin uyanık iken gece görmek için kullanıldığını bildirmişlerdir. Meşhûr
şâ’ir Mütenebbî divânından buna misâl göstermişlerdir. Bâtınî ya’nî İsmâ’ilî
fırkasında olanlar, Mi’râc cesed ile yolculuk değil, hâlleri ve makâmları
geçerek rûhun yükselmesidir dediler ki, bu sözleri küfr ve ilhâddır. Ya’nî
zındıklık, islâm düşmanlığıdır). Hamîdullahın yazısı, onun İsmâ’ilî fırkasından
olduğunu gösteriyor. İsmâ’ilîlerin merkezi olan Haydar-âbâd şehrinden olması
da, bu sözümüzü kuvvetlendirmekdedir. Mi’râc hadîsini Eshâb-ı kirâmdan çoğu
haber vermişdir. Buhârîde ve Müslimde uzun yazılıdır. Îmânı olanların Mi’râc
mu’cizesine de inanmaları lâzımdır.
Hamîdullahın bütün kitâblarında, islâmiyyeti
târîhlere ve kendi anlayışına göre, ayrı ayrı iki açıdan açıklamağa özendiği
görülmekdedir. Târîh kitâblarından alarak bildirdiklerinin çoğu, olayları doğru
olarak nakletmekdedir. Fekat, bu bilgiler arasına sokuşdurmuş olduğu, kendi
sapık görüşleri ve bozuk inanışları, bunları okuyanların ve inananların
îmânlarını sarsmakda, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” olan saygı ve
sevgilerini ve Ehl-i sünnet âlimlerine “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
olan güvenlerini yok etmekdedir.
(İslâm Peygamberi) adındaki kitâbının türkçe
tercemesinin otuzdördüncü sahîfesinde ise şu inanılmaz ifadeleri
kullanmaktadır; (Onu gene tüccâr sıfatı ile Hubeşâda (Yemende) ve Abdülkaysların
ülkesinde (doğu Arabistân, Bahreyn, Umman) görüyoruz. Belki de deniz yolu ile,
Habeşistâna gitdiği dahî hâtıra gelebilir. Bütün bu seyâhatlar, onun Bizans,
Acem, Yemen ve Habeşistânın ticârî, idârî gelenek ve kanûnlarını öğrenmesine
yol açdı. Olgunluk yaşında, kırkında bu tecrübeli adam, kavmini islâha teşebbüs
etdi.)
Hâlbuki, islâm târîhleri, sözbirliği ile diyorlar
ki, Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem”, üç gün vâlidesi, sonra Ebü
Lehebin câriyesi Süveybe birkaç gün emzirdi, dahâ sonra, iki sene Halîme hâtun
emzirdi. Altı yaşında iken, vâlidesi Âmine hâtun, oğlunu Medîneye dayılarını
görmeğe götürdü. Bir ay kalıp, dönüşde vâlidesi yirmi yaşında yolda, Ebvâ
denilen yerde vefât etdi. Mubârek babası Abdüllahdan mîrâs kalan câriyesi Ümm-i
Eymen ile Mekkeye gelip, mubârek dedesi Abdülmuttalibin yanında kaldı. Sekiz
yaşına gelince, dedesi vefât edip, büyük amcası Ebû Tâlibin yanında kaldı.
Dokuz veyâ oniki yaşında iken Ebû Tâlib ile, yirmi
yaşında iken de, hazret-i Ebû Bekr ile ve yirmibeş yaşında iken, hazret-i
Hadîcenin kervanı ile Şâma gidenler arasında bulundu. Bu yolculukların üçünde
de, Busrâ denilen yere varıldıkda, orada bulunan kilisenin papasları, Bahîra ve
sonra Nestûra, İncîlde okudukları son Peygamberin alâmetlerini kendisinde
görerek, (Şâma gitmeyiniz! Şâmda yehûdîler bu çocuğu tanır, öldürür) dediler.
Bunlar da, ticâretlerini orada yapıp geriye döndüler. (Busrâ), Şâmın 90
kilometre cenûb-i şarkîsinde, Kudüsün 130 km. şimâl-i şarkîsindedir. Ondört
veyâ onyedi yaşında iken, Yemene giden amcası Zübeyr, ticâreti bereketli olmak
için, Resûlullahı da berâber götürdü. Yirmi yaşından sonra, Mekke dışında koyun
güdüp geçinirdi. Bahreyne gitdiğini bildiren güvenilir haber olmadığı gibi,
Habeşistâna seyâhat buyurduğunu da, nübüvvetine inanmıyanlardan başka, kimse
düşünmüş değildir. Habeş dilinden konuşduğu görüldü. Bu da, Habeşistâna gitmiş
olduğunu düşündürür diyenler, yanılmakdadır. Çünki, Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem”, kendisine gelen yabancılara, onların değişik konuşmalarına
uygun olarak cevâb verirdi. Böyle konuşması, Allahü teâlânın kendisine ihsân
etdiği, sayısız mu’cizelerden birisi idi. Yukarıdaki üç veyâ dört seyâhatin
hiçbirisine kendiliğinden katılmamışdı. Vücûd-i şerîfi ile bereketlenmek için
götürülmüşdü. Şâma olan son yolculukda, kervan başkanı olan Meysere, Hadîceye
müjdeci olarak Resûlullahı “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” göndereceği
zemân, kervanda bulunan Ebû Cehlin, Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” dahâ
gencdir. Bir yere yolculuk yapmamışdır. Yolu şaşırır. Başkasını gönder demesi
de, Hamîdullahın yanlış ve sapık düşündüğünü göstermekdedir. Bizansa, Aceme,
Habeşe ve Yemene gidip, oralarda öğrendiklerini ortaya koyarak, kavmini islâha
kalkışdı demek ve Resûlullah efendimiz için (tecribeli adam) diyerek edebsizce
davranmak, bir müslimânın yapacağı şey değildir.
(Kısas-ı Enbiyâ)nın üçyüzdoksanbirinci sahîfesinde
diyor ki, (Resûlullah ümmî idi. Ya’nî kimseden birşey öğrenmemişdi. Yazı
yazmazdı. Okumazdı. Ümmî olan insanların arasında yetişdi. Mekkede, geçmiş
insanların hâllerini bilen bir âlim yokdu. Başka yerlere giderek kimseden
birşey öğrenmemişdi. Kazanç için bir iş tutmamışdı. Böyle iken, Tevrâtda ve
İncîlde ve gökden inmiş olan başka kitâblarda bulunan bilgileri ve eski
insanların hâllerini haber verdi. O zemânlarda târîh bilgileri, karışmış,
bozulmuşdu. Doğrusunu iğrisinden ayırabilen pek az kimse vardı. Her dinden
adamlara cevâblar verip, hepsini susdurdu. Bu başarıları, kendisinin Allahdan
gönderilmiş bir Peygamber olduğunu göstermekdedir. Zemânındaki edebiyyâtcılara,
şâ’irlere meydân okuduğu hâlde, hiçbiri onun getirdiği Kur’ân-ı kerîm gibi, bir
satır bile söyliyemediler. Hâlbuki Mekkeliler, şi’r okumağa, nutk söylemeğe
meraklı olup, bu yolda çok çalışırlar ve yarışırlardı. Düzgün konuşmakla
öğünürlerdi. Kur’ân-ı kerîm, bütün şâ’irlere gâlib geldi. Kur’ân-ı kerîme karşı
koyamadılar. Şaşkınlıklarından, kılıca sarılıp, döğüşmeği, ölmeği göze aldılar.
Ebû Zer “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin kardeşi Üneys ünlü şâ’ir idi.
Oniki şâ’ire üstün gelmişdi. Kur’ân-ı kerîmi işitir işitmez, Allah kelâmı
olduğunu anlayıp, hemen müslimân oldu). Ankebût sûresinin kırksekizinci
âyetinde meâlen, (Sen bu Kur’ân gelmeden önce, bir kitâb okumazdın. Yazı
yazmazdın. Okur yazar olsaydın, başkalarından öğrendin diyebilirlerdi) buyuruldu.
Allahü teâlânın ve islâm âlimlerinin bu şâhidlikleri karşısında, îmânı ve aklı
olan herkes, Hamîdullahın yukarıdaki yazısı hakkında kesin hükmünü vermekde
güçlük çekmez.
Kırkıncı sahîfede: (Bilinmiyen bir sebeble, süt
kardeşi olan kızın omuzunu öyle kuvvetle ısırdı ki, izi hayâtı boyunca kaldı.
Bir gazâda, alınan esîrler arasında süt kardeşi Şeymâ da vardı. O hâdiseyi
anlatıp ısırılan yeri gösterince, Resûlullah bunu tanıdı) diyor.
İslâm düşmanları, Resûlullaha birçok iftirâlar
söylediler. Siyâh dediler, gençleri ondan soğutmak için, kara köpeklere arab
dediler.
Hamîdullah
dahâ da ileri giderek, o yüce Peygamberi, gençlere yamyam olarak tanıtmağa
kalkışmakdadır. Hâlbuki, Halîme hâtun, Resûlullahı yanından ayırmaz, uzağa
gitmeğe bırakmazdı. Birgün nasılsa gözetmedi. Süt kardeşi Şeymâ ile kuzuların
arasına gitdi. Halîme, Resûlullahı göremeyince, Onu aradı, buldu. Şeymâya,
niçin sıcakda dışarı gitdiniz? dedi. Şeymâ, anneciğim! Kardeşimin başı üzerinde
bulut bulunuyor. Ona hep gölge yapıyor, dedi. Resûlullahdan şikâyet etmek şöyle
dursun, Onu övdü. Onun yanında bulunan büyük küçük herkes, kendisini övmekde ve
sevmekde idi. İncindiğini bildiren hiç olmadı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve
sellem”, süt kardeşini hiç incitmediği gibi, onun haklarına hattâ, sütüne bile
saygı gösterir, onun emdiği memeden hiç emmezdi. Halîme diyor ki, (O emerken
kendi oğlum emmez, Ona saygı gösterirdi. Bu da süt kardeşlerinin Ondan hiç
incinmediklerini, Onu hep sevip saydıklarını bildirmekdedir. O emerken, güzel
yüzüne bakmağa dayanamazdım. Konuşmağa başlayınca, ilk olarak (Kelime-i tevhîd)
söyledi. Herşeyi tutarken (Bismillah) derdi. Çocukların oyunlarına karışmazdı.
(Biz oyun oynamak için yaratılmadık) derdi. Hiç ağlamaz, kimseyi incitmezdi).
Hicretin sekizinci senesinde Huneyn gazvesinden sonra, alınan esîrler arasında,
Şeymâ adındaki bir kadın, yâ Resûlallah! Ben senin süt kardeşinim dedi. O
günlerdeki birkaç şeyi anlatdı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”,
Şeymânın sözlerini dinledi. Onu tanıyıp, çok ihsân eyledi. Dahâ çocuk iken,
onda görülen mu’cizeleri, hârikul’âde güzel hâlleri o kadar çokdu ki, bu
husûsda çeşidli kitâblar yazılmışdır. Okuyanları kendisine âşık eden o
üstünlükleri yazmak ve bunlara, gizli kalmış olanlarını da bulup eklemek gibi
şerefli hizmeti bırakıp da, çocuklar arasında olabilecek birşeyi, islâm
Peygamberinin hayâtı diyerek, ilm kitâbına yazmak bir islâm profesörüne yakışır
mı? Hele, sonradan uydurulmuş çirkin bir yalanı seçip yazan adamın, hakîkî bir
müslimân olacağı düşünülebilir mi? Böyle davranışlar, ilme hizmet etmeği mi,
yoksa kusûr aramak gayretini mi gösterir? Her müslimânın, îmân etmiş olduğu ve
herşeyden dahâ çok sevmiş olduğu Peygamberine toz kondurmamak için titremesi
lâzımdır. Kırksekizinci sahîfesinde:
(Öğlenin yakıcı sıcağından korunmak için Abdüllah
bin Cud’anın kemerinin (ya’nî dıvarının) gölgesine sığınırdı) diyor.
Siyer kitâblarında, Resûlullahın “sallallahü teâlâ
aleyhi ve sellem” mubârek başı üstünde bulut bulunduğu, Onunla birlikde
gitdiği, Ona gölge yapdığı, nübüvvete kadar böylece güneşden muhâfaza olunduğu
yazılıdır. Gölgeye sığınırdı demek, bu mu’cizeye inanmamak olur. Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem”, burada gölgelenmek için değil, gölgelenenleri
irşâd etmek için oturmuş olabilir. Kırksekizinci sahîfesinde:
(İbni Kelbî, bizzat Muhammed aleyhisselâmın bir put
önünde esmer bir koyunu kurban etdiğini nakl eder) diyor.
Bu yazılar, yazarın islâmiyyeti kuşbakışı uzakdan
gördüğünü, islâmdan haberi olmadığını göstermekdedir. Dahâ, küçük yaşda iken,
putların ismlerini söyletmediğini, bunlara düşmanlığını açıkladığını her kitâb
yazmakdadır. Putlardan nefret etdiğini, kendisi de altmışyedinci sahîfede
bildiriyor. Hiçbir Peygamberin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, hiçbir
yaşda, herhangi bir dinde yasak olan birşeyi işlemediğine, her müslimânın
inanması lâzımdır. Hamîdullahın, müslimânları aldatmak için, sened olarak
gösterdiği ibni Kelbînin taşkın bir mezhebsiz olduğu (Tuhfe-i İsnâ aşeriyye) ve
(Esmâ-i Müellifîn) kitâblarında yazılıdır. Evet, Resûlullah “sallallahü aleyhi
ve sellem” esmer koyun kesdi. Fekat, bunu, kurban bayramında, Medînede kesdi.
Ellisekizinci sahîfede:
(Abdülkays kabîlesinden bir hey’eti kabûl etdi.
İslâmdan önce oraya seyâhat etmiş olduğunu onlara söyledi) diyor.
Bahreyndeki Abdülkays kabîlesinden gelen elçileri,
(Buhârî) ve (Mevâhib-i ledünniyye) gibi birçok kitâblar uzun yazmakdadır.
Bunların hiçbirinde, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Abdülkays
kabîlesinin memleketine gitdiği bildirilmiyor. Bir yandan Resûlullahın uzak
yerlere ve ticâret merkezlerine gidip, çok şeyler öğrendiğini ileri sürmek, öte
yandan da, İslâmın temel inançlarını, târîh bilgileri gibi çok nakl etmek,
sinsi ve alçak plânların uygulanmakda olduğunu düşündürmekdedir. Ellidördüncü
sahîfesinde:
(Burnunun üstüne kadar uzayan kaşları kavsli idi.
Bacakları ince idi) diyor.
Bu saygısız yazıları ile, Resûlullahı sanki bir
umacıya benzetmek istemekdedir. Hâlbuki, (Kısas-ı Enbiyâ)da, (Allahü teâlâ,
bütün güzellikleri sevgili Peygamberinde toplamışdı. Mubârek kolları ve
baldırları iri ve kalın idi. Hilâl kaşlı, çekme burunlu ve uzun kirpikli idi)
diyor. (Mevâhib-i ledünniyye)de, (Mubârek kaşları ince idi. Mubârek elleri ve
ayakları iri idi) diyor. Mubârek uzvlarının tenâsübünü, her sahâbî anlatmış,
güzelliği ve sevimliliği dillere destân olmuşdur. Onu dahâ ilk görüşde,
cemâline âşık olup, başka hiçbirşey aramadan, îmâna gelenlerin sayılarının az
olmadığı kitâblarda yazılıdır. Onu görüp güzelliğine âşık olanlar, dilleri
döndüğü kadar anlatmağa çalışmışlar, o güzelliği bildirmeğe insan gücü yetişmez
demişlerdir. (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbının birinci kısmında, o âşıkların haber
verdiklerinden birkaçı yazılmışdır. Okuyanlar, Allahü teâlânın, sevgili
Peygamberini, düşünülemiyecek bir düzende ve bakmağa doyulamıyacak bir
güzellikde yaratmış olduğunu hemen anlar. Görmeden, Ona gönül verirler.
Habîbullaha âşık olanlar, her nefesde, ciğerlerine giren havanın serinliğinde,
Onun sevgisinin tadını duyarlar. Aya her bakışlarında Onun mubârek gözlerinden
gelmiş olan ışınların akslerini aramakla zevklenirler. Onun güzelliği
deryâsından bir damlaya kavuşanların her zerresi:
Güzel
yanağını bilen, güle hiç bakmaz.
Senin sevginde eriyen, derman aramaz!
demişlerdir. Onu görmeden âşık olanlardan, Mevlânâ
(Hâlid-i Bağdâdî) “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz”, fârisî divânında, Onun
güzelliğini ve insan aklının eremiyeceği yüksekliğini, ince rûhundan çıkan
kelimelerle ve edebiyyâtdaki büyük mehâreti ile, pek veciz, çok güzel
yazmışdır. Okuyup anlıyabilenleri hayrân bırakmakdadır. Türkçeye tercemesinde,
o ince san’atı ve derin ma’nâları anlatmak mümkin değil ise de, pek az da olsa,
birşey duyurabilmek için, Kabr-i se’âdeti ziyâret ederken söylemiş olduğu
beytlerden birkaçının tercemesini yazarak kitâbımızı kıymetlendirelim:
Ey
güzeller güzeli, beni sevdânla yakdın!
görmüyor birşey gözüm, her an hulyânla aklım!
Sen
(Kabe kavseyn) şâhı, ben ise azgın köle,
Sana konuk olmağı, nasıl söyler bu şaşkın?
Acıyıp
bir bakınca, ölü kalbler diriltdin,
sonsuz merhametine sığınıp, kapın çaldım!
İyilik
kaynağısın, dermanlar deryâsısın!
Bir damla lutf et bana, derde devâsız kaldım!
Herkes
gelir Mekkeye, Kâ’be, Safâ, Merveye,
ben ise senin için, dağlar tepeler aşdım!
Dün
gece, bir rü’yâda göklere değdi başım,
kapındaki uşaklar, enseme basdı sandım!
Ey
Câmî hazretleri, sevgilimin bülbülü!
şi’rlerin arasından, şu beyti seçdim aldım:
(Dili
aşağı sarkık, uyuz köpekler gibi,
bir damlacık umarak, ihsân deryâna vardım.)
Başka
bir şi’irinde şöyle terennüm etmekdedir:
Ey
günâhlılar sığınağı, sana sığınmağa geldim!
çok kabâhatler işledim, sana yalvarmağa geldim!
Karanlık
yerlere sapdım, bataklıklara saplandım,
doğru yolu aydınlatan, ışık kaynağına geldim!
Çıkacak
bir canım kaldı, ey bütün canların cânı!
uygun olur mu söylemek, cânımı fedâya geldim!
Derdlilerin
tabîbisin, ben ise gönül hastası,
kalb yarama devâ için, kapını çalmağa geldim!
Cömerdlerin
kapısına, birşey götürmek hatâdır.
basmakla şeref verdiğin, toprağı öpmeğe geldim!
Günâhlarım
çok, dağ gibi, yüzüm kara, katran gibi,
bu yükden ve siyâhlıkdan temâm kurtulmağa geldim!
Temizler
elbet hepsini, ihsân deryândan bir damla,
gerçi yüzüm gibi kara, amel defterimle geldim!
Kapına
yüz sürebilsem, ey canımdan azîz cânan!
su ile olmıyan işler, hâsıl olur o toprakdan!
Seksenikinci sahîfesinde, ayın ikiye ayrılmasını,
târîhcilerin haber verdiğini yazıyor. Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile
bildirildiğini yazmıyor. Hele kendisinin inanıp inanmadığını hiç açıklamıyor.
Sadreddin Yüksel
Hoca, (Hamidullahın iki eseri üzerine...) isimli kitabında özetle diyor ki:
1- Hamidullah, İslam Peygamberi adlı kitabında “Hz. Muhammedin yegane arzusu
eski peygamberlerin tebliğlerini tekrar canlandırmaktır. O, kendisinden sonra
bir peygamber daha gönderilmesine lüzum kalmaksızın, ilahi tebliğin hiç
değişmeden baki kalacağına dair samimi kanaatinde yanılmamıştır” diyor. (s.14)
Peygamberimiz için “Samimi kanaatinde yanılmamış” demek, affedilmez çok büyük
bir hatadır. Çünkü Resulullahın Peygamberlerin sonuncusu olduğuna dair âyet
vardır. Eğer Hamidullahın iddia ettiği gibi, bu Peygamberimizin samimi kanaati
olsaydı, Ahzab suresinin (Muhammed Allahın resulü...) mealindeki 40. âyeti
Allahın kelamı değil, Resulünün sözü olurdu. Zaten Hamidullaha göre, Kur’an,
ilhama dayalı Hz. Muhammedin sözüdür, Hamidullah, (Resulullah Muhammed) isimli
eserinde (Kur’an Allahın sözünü temsil eder, onun yerine geçer) diyor. (s.2)
[Kur’anın Allahın kelamı olmadığını söylemek de küfürdür.
2- Yeni bir dine ihtiyaç var mı idi? Buna, Filip Hittinin, çok veciz ve faydalı
cevabı şöyle: (İslamiyet, Sami kavimlere ait dinlerin mantıki
mükemmelleşmesidir. Yani İslam semavi bir din değil, diğer dinlerin bir
tekamülüdür.) Hamidullah, müsteşrikin sözünü faydalı görmekle, ona suç ortağı
olmuştur. [Yani İslamiyetin semavi bir din olduğunu inkâr etmekle, mantıki
mükemmelleşme göstermekle, bu tarifin veciz ve faydalı olduğuna inanmakla onun
gibi kâfir olmuştur. Mösyöyü yere göğe sığdıramayanlar da onun gibi bu tarifin
veciz ve faydalı olduğuna inanıyorlar mı?]
3- (İslamiyetin tesisinde bazen mucizelere götüren tesadüfi şartlardan ayrı
bizim bilmediğimiz bir şey var) diyen Napolyon’u haklı gösteriyor. (s.26)
4- (Bu seyahatler, Hz. Muhammedin gezdiği yerlerin ticari, idari geleneklerini
öğrenmesine yol açtı. Olgunluk yaşında, kırkında bu tecrübeli adam, kavmini
ıslaha teşebbüs etti.) [S.34] Tam bir misyoner gibi Resulullah, seyahatler
neticesinde edindiği bilgilerden sonra ıslahata kalkıştı diyor. Tecrübeli adam
diyor. Bunlar bir peygamberin değil, ancak bir ıslahatçının vasfı olabilir.
Halbuki, Resulullah, vahy ile öğreniyordu. Bir âyet meali: (Sen bu Kur’an
gelmeden önce, bir kitap okumadın.) [Ankebut 48] (Acaba Hamidullahcılar da, onun
gibi, kâinatın efendisine tecrübeli adam mı diyorlar.)
5- Hz. Musa ile ilgili Kehf suresindeki hadise için, (Din kitapları temsiller
getirir. Bunların tarihi hadiseler olması zaruri değildir) diyor (s.377)
Kâfirler, (Bu Kur’an, eskilerin masallarından ibaret) demişlerdi. Eğer
Kur’andaki kıssalar, gerçek tarihi hadiseler olmazsa, masal ve asılsız
hikayelerden ibaret kalır. Kâfir olan muarızların iddiaları doğruluk kazanır.
Bu ise, Kur’an için -haşâ- büyük bir hezimettir. [Kur’an-ı kerime böyle dil
uzatana nasıl Müslüman denir?]
6- Hz. Peygamber ile Yahudiler arasında çıkan anlaşmazlıkta hangi tarafın zâlim
olduğunu anlamak zor diyor. (s.389) Aynen Müsteşrik kâfirler gibi konuşuyor,
Peygamber tarafı da zâlim olabilir demek istiyor. Böyle ifadeler tüyler ürperticidir.
Zulüm büyük günahtır. Peygamberler masumdur. Ona iftira eden zalim ve kâfirdir.
[Acaba mösyö taraftarları da onun gibi hangi tarafın zalim olduğunu anlamakta
zorluk çekiyorlar mı?]
7- Hamidullah, bu
kitabında Peygamber efendimizin nübüvvetten önceki, irhasat denilen, bin
senedir yanan Mecusilerin ateşlerinin sönmesi, Kisra’nın sarayının yıkılması
gibi harikaların Peygamberimizin doğumu ile ilgisini kesmeye çalışarak
(Müstakbel kahramanın dünyaya gelmesi ile bir alâkası olup olmadığı bir tarafa)
diyor. (s.24)
8- Peygamber efendimizin, ilk vahyini anlatırken, yine samimiyetsizliğinin
bariz örneğini veriyor. Vahyi rüya olarak gösteriyor. (s.49)
Cebrail aleyhisselamın ilk gelişi, uykuda, sonrakiler uyanıkken oldu. Vahy hep
uyanıkken oldu.
9- (Allah ses ve lisandan ötedir. Kur’anın Arapça lafızları, Allahın sözünün
yerine geçer) diyor. Halbuki Kur’anın lafzı da, nazmı da Allahındır. İşte
âyet-i kerimeler: (Ta ki Allahın kelamını, dinlesin, işitsin.) [Tevbe 6], (Biz
onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.) [Yusüf 2]
Allahü teâlâ, ben Kur’anı Arapça olarak indirdim buyuruyor. Hamidullah ise,
mana Allahtan, lafızlar ise Peygambere ait diyor. Onun tarif ettiği kudsi
hadistir. O zaman kudsi hadis ile Kur’anın bir farkı kalmaz.
10- Mucizelerin, tabiat kanunlarına göre vuku bulduğunu söylüyor. Mesela
Peygamberden ayın ikiye ayrılması istendiği sırada, ayın iç yapısında bir
patlama meydana geliyor, sonra kendisindeki mevcut çekim kuvvetiyle tekrar
birleşiyor diyor. Böylece mucizeyi mucize olmaktan çıkartıyor. (s.228)
Ayın ikiye ayrılmasını [yani Şakk-ul kamer mucizesini] âyet ve hadisler ile
bildirildiğini yazmıyor, tarihçilerin haber verdiğini yazıyor. Böylece bir
mucizeyi daha hafife alıyor. (s.82)
Dinimizde, kitap ehli hariç, bütün kâfirlerin, putperestlerin, dinsizlerin
kestiği hayvan yenmez. Sebebi de, dinsiz oldukları için. Fakat Hamidullah,
(Müslüman, Mecusilerin kestiği hayvanı yemez. Sebebi de Mecusiler, hayvanı
keserken sağlık kaidelerine çok az yer veriyordu) diyor. (s.277)
Sağlığa riâyet etseler, kestikleri yenir mi? Dinsiz ile evlenilmez. Fakat
Hamidullah, bunda da sebep olarak dinsizliği değil, hayvan kesmedeki gibi başka
sebepleri bildiriyor. (s.277)
[Hamidullah, İsmailî mezhebinde, Ehli sünnet düşmanı olarak yetişti. İslamiyeti
sinsice bozmaya, Ehli sünnet âlimlerini lekelemeye çalışmaktadır. Sebe
suresinin 28. âyetinde (Seni bütün insanlara Peygamber gönderdim) buyurulurken,
yalnız Müslümanların Peygamberi olduğunu anlatan İslam Peygamberi isimli
kitabında, (Hz. Muhammed, çocuk iken, süt kardeşinin omzunu hayat boyu iz
kalacak şekilde ısırdı) diyerek Onu diğer çocuklar gibi zannediyor. (s.40)
Halbuki, O, süt kardeşini hiç incitmediği gibi, onun haklarına hatta, sütüne
bile saygı gösterir, onun emdiği memeden hiç emmezdi. Halime Hatun diyor ki, (O
emerken kendi oğlum emmez, Ona saygı gösterirdi. Bu da süt kardeşlerinin Ondan
hiç incinmediklerini, Onu hep sevip saydıklarını bildirmektedir. O emerken,
güzel yüzüne bakmaya dayanamazdım. Konuşmaya başlayınca, ilk olarak Kelime-i
tevhid söyledi. Her şeyi tutarken Bismillah derdi. Çocukların oyunlarına
karışmazdı. (Biz oyun oynamak için yaratılmadık) der, hiç ağlamaz ve kimseyi
incitmezdi.)]
Hamidullah ile ilgili
yazılardan dolayı gelen bir tenkit mektubunda deniyor ki:
1- Miracı inkâr
etmekle ne olur? O, İslamı kabul ediyor ya. Namaz kılan bir Müslümana Miracı
veya Şakkul-kamer mucizesini inkâr etti diye kâfir denir mi? Kâfir diyenin
kendisi kâfir olmaz mı?
CEVAP: Miracı inkâr edenin kâfir olacağı Ruh-ül-beyan ve Bahr-ür-raık’ta
yazılıdır. Bir mucizeyi veya dinimizin bir hükmünü inkâr edenin kâfir olacağı
bütün din kitaplarında yazılıdır. Böyle bir kimse, namaz kılsa da kâfirdir,
oruç tutsa da kâfirdir. Evet bir müslümana kâfir diyen kâfir olur. Bir kâfire
müslüman diyen de kâfir olur. Hele miracı inkâr eden, İslamiyetin semavi bir
din olmadığını söyleyen bir kâfir için büyük İslâm âlimi diyen, Allah rahmet
etsin diyen, mümin ise kâfir olmaz mı?
2- Şakkul-kamer mucizesi hakkında âyet yoktur. Âyet olmayınca inkâr etmek küfür
olamaz.
CEVAP: Bu mucize, Kamer suresinin ilk âyetlerinde bildiriliyor. Âyeti ancak
kâfir inkâr eder.
3- Hz. Aişe de, Mirac rüyada oldu diyor. Buna ne diyebilirsiniz?
CEVAP: Bedenle gidilen Miracdan başka rüyada görülen miraclar da olmuştur. Hz.
Aişe validemizin bildirdiği bu miraclardır. Çünkü meşhur Mirac olayında henüz
Aişe validemizle evlenmemişti bile.
4- Onun kitaplarındaki görüşleri, kendine ait değildir. Çeşitli yazarlardan
nakildir. Kendine ait olmayan görüşlerden dolayı onu nasıl suçlarsınız?
CEVAP: Madem nakletmek suç değilse, naklettiğimiz yazılardan dolayı, bizi niçin
suçluyorsunuz? Bizimki de nakil. O naklederken kâfirlerin görüşlerini kabul
ediyor. Biz de kabul etmiyoruz.
5- Onu tenkit edenlerden Prof. Zeki Çıkman, tıp doktorudur. Doktor dinden ne
anlar ki?
CEVAP: Din kimsenin inhisarında değildir. İsteyen herkes, dini öğrenebilir.
İmamı a’zam hazretleri de tüccar idi. Doktor olan dini öğrenemez mi? Zeki
Çıkman tıp profesörü de, kendi ülkesinde vatandaşlıktan çıkarılan Hamidullah,
ne profesörüdür? Devletler Hukuku pro-fesörüdür. Biz onu hukukçu olduğu için
değil, Ehli sünnet düşmanı bir mezhepsiz olduğu için tenkit ediyoruz.
6- Sadreddin hocanın oğlu, 19’culuk dinine girdi. Onun görüşleri doğru olsaydı,
oğluna etki ederdi.
CEVAP: Oğlundan dolayı baba tenkit edilmez. Hz. Âdem’in ve Hz. Nuh’un
oğullarından biri kâfir idi. Bunlardan dolayı babalarına söz söylenir mi?
7- Davudoğlu Hocanın ona “Paslı silsile veya reformcu” demesinin önemi yoktur.
Çünkü o, başka ilim adamlarını da, mesela Efgani’yi ve Abduh’u da tenkit
etmiştir.
CEVAP: Efgani ve Abduh vesikalı masondur. Vesikasını göstermek suç mu oluyor?
8- Birçok kimsenin Hamidullah’ı övmesine ne diyeceksiniz?
CEVAP: Kötülerin çok olması, onların haklı olduklarını göstermez. İşte bir âyet
meali: (İnsanların çoğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar.) [Enam 116]
Hele kötüler din görevlisi olursa daha kötüdür. Çünkü hadis-i şeriflerde
buyuruluyor ki: (Ümmetim, kötü din adamlarından çok zarar görür.) [Hakim], (Bir
zaman gelir ki, din adamları fitne unsuru olur, camiler ve hafızlar çoğalır,
ama, hakiki âlim hiç bulunmaz.) [Ebu Nuaym]
Kaynak: Fâideli Bilgiler. Hakikat Kitabevi, No:1,
2002 sayfa 445-53