Click for books in English

 

bilgi@kelamullah.com

Son Güncelleme: 13 Mart 2009

Kuruluş Tarihimiz: 27 Eylül 1997


 

 

 

İnternet Radyosu


Silsile-i Aliyye (Altın Halka) Büyükleri

 

Esselâmu aleyküm ve Rahmetullâhi ve berekâtühû ...

Fıkhî Konularda Günlük Bilgiler Almak için mail postamıza üye olabilirsiniz; bunun için Dinimiz İslâm gmail grubunu ziyaret edip abone olabilirsiniz.


Her türlü dini sualleriniz için M. Ali Demirbaş Hocamıza mail atabilirsiniz.

 

Hayatınızı değiştirecek kitaplar için tıklayınız

 

 

Online Elifba, Tecvid ve Kur'ân-ı Kerîm Hakkında tüm bilgiler için lütfen tıklayınız

 

 

Allah’a iman ne demektir?

Sual: (Allah’a iman şarttır; fakat Amentü’nün diğer şartlarına inanmak şart değil, o bir kemal mertebesidir. Bu bakımdan Ehl-i kitab da, Cennete gidecektir) deniyor. Amentü’nün tamamına inanmak şart değil mi? İnanmayan Müslüman da olsa, Cehenneme gitmez mi?

CEVAP

Amentü’deki imanın şartlarından birini bile inkâr eden Müslüman, kâfir olur ve Cehenneme gider. İman, sadece Allah’a inanmak değildir. İmanı eksik tarif etmek, Allahü teâlâyı ve Resulünü yalanlamak olur. Peygamber efendimiz, imanı şöyle tarif etmiştir:

(İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe [Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana], kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim, Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.) [Buhari, Müslim, Nesai]

Bazı âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerdeki (Allah’a iman eden) ifadesi, Müslümanlar içindir. Buradan, imanın diğer şartlarına inanmak gerekmez anlamı çıkarılamaz. Tefsir uzmanı İmam-ı Kurtubi buyuruyor ki:

Allah’a iman etmek, vacib-ul-vücud olan Allahü teâlânın varlığını, Resulünün getirdiği tafsilata göre tasdik etmek demektir. (Cami’u li-Ahkâm)

Tahrif edilmiş olan İncil ve Tevrat’ta bildirildiği gibi inanan, Allah’a iman etmiş olmaz. Peygamber efendimizin bildirdiği şekilde inanmak şarttır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram ettiği şeyi haram tanımayan ve hak dini [İslamiyet’i] din edinmeyen kimselerle; zelil bir halde kendi elleriyle [boyun eğerek] cizye verinceye kadar savaşın!) [Tevbe 29]

Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Kitab ehli bir kavme görevle gidince, La ilahe illallah Muhammedün Resulullah demeye davet et! Bunu kabul ederlerse, günde beş vakit namazın farz olduğunu bildir! Sonra da, Müslüman zenginlerden alınıp fakirlerine verilen zekâtın farz olduğunu söyle!) [Buhari, Müslim]

Yahudiler, Hıristiyanlar ve diğer kâfirler, dinimizin emir ve yasaklarına muhatap değildir. Onlara önce farz olan, iman etmektir. Müslüman olmadıkça kurtulmaları, Cennete gitmeleri de mümkün değildir. Müslüman olmayanın Cennete gideceğini söylemek küfürdür. Birkaç âyet-i kerime meali şöyledir:

(Kim İslam’dan başka din ararsa, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.) [Âl-i İmran 85]

(Kimi, ona [Muhammed aleyhisselama] iman etti, kimi ondan yüz çevirdi. Bunlara da çılgın ateşli Cehennem yetti. Âyetlerimizi inkâr edip kâfir olanları elbet ateşe atacağız.) [Nisa 55,56]

(Elbette, ehl-i kitabdan [Yahudi ve Hıristiyan] olsun, müşriklerden olsun bütün kâfirler Cehennem ateşindedir, orada ebedi kalırlar. Onlar yaratıkların en kötüsüdür.) [Beyyine 6]

Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:

(Beni duyup da, bana inanmayan Yahudi ve Hıristiyan, elbette Cehenneme girecektir.) [Müslim]

 

 

 

 

Sual: Vacib kelimesinin şart, farz anlamına kullanıldığı yerler nelerdir?

CEVAP

Aşağıda, vacib diye geçen hükümler; farzdır, şarttır anlamında kullanılmıştır:

1- Allahü teâlânın, ihsan ettiği nimetlere şükretmek vacibdir. (Ahlak-ı alai)

2- Resulullahın peygamberliğini işitene iman etmek vacibdir. (Mevahib-i ledünniye)

3- Her asırda yaşayan her milletin, Resulullaha uyması vacibdir. (S. Ebediyye)

4- Semavi dinlerin âyet-i kerime veya hadis-i şerifle bildirilen ve nesh edilmeyen hükümleriyle amel etmek vacibdir. (Tefsir-i Mazheri)

5- Herkesin sanatının, mesleğinin ilmini öğrenmesi vacibdir. (Kimya-i Saadet)

6- Âyet ve hadislerle kesin olarak bildirildi ki, namaz kılmak vacibdir. (El-muvafakat)

7- Gıybetten sakınmak vacibdir. (Mekatib-i şerife m.85)

8- Hayzlı veya nifaslının, kan kesilince gusletmesi vacibdir. (Fetava-yı Hindiyye)

9- Düşman, İslam ülkesine saldırınca, herkesin savunması vacib olur. (El-ihtiyar)

10- Kabul edeceği umulan kimseye, emr-i maruf yapmak vacibdir. (Berika)

11- Emr-i marufu, yumuşak yapmak da vacibdir. (Berika)

12- Halife-i müsliminin seçip emrettiği ictihada göre amel etmek vacib olur. (Mecelle)

13- Avamın müctehidi taklit etmesi [bir mezhebe uyması], vacibdir. (Ez-Zehire lil Kurafi)

14- Bugün her Müslümanın, dört mezhepten birinde bulunması vacibdir. (Tahtavi)

15- Her müctehidin kendi ictihadına uyması vacibdir. (Mektubat-ı Masumiyye 2/36)

16- Nasslarda açıkça bildirilen emirlere uymak ve inanmak vacibdir. (Mektubat-ı Rabbani 2/36)

17- Rüşvet alanın, aldığı malı geri vermesi vacib olur. (Redd-ül Muhtar)

18- Müftünün müctehid olması vacibdir. Mutlak müctehid olmayan müftünün fetva vermesi haramdır. Bunun, sadece müctehidlerin fetvalarını nakletmesi caizdir. (Tuhfet-ül-arabi vel-acem)

19- Ana babaya hizmet etmek vacibdir. (Hadika)

20- Erkek olsun, kadın olsun, zi-rahmi mahrem akrabayı ziyaret vacibdir. (Berika)

21- Şafii’de, sünnet olmak vacibdir. (İslam Ahlakı)

22- Peygamberlerin mucize göstermeleri vacibdir. (Mektubat-ı Rabbani 3/86)

23- Bir mahallede salih kimse kalmayıp, fesat ve bid’at artınca, başka mahalleye göçüp yerleşmek veya böyle bir şehirden başka şehre hicret etmek vacib olur. (Kenz-i mahfi)

24- Hayvan keserken (Bismillah) veya (Allahü ekber) demek vacibdir. (İbni Âbidîn)

25- Hanbeli mezhebinde sözünde durmak vacib, durmamak haram olur. (İslam Ahlakı)

26- Eshab-ı kiramın hepsinin salih ve adil olduğuna inanmak, hiçbirine dil uzatmamak, düşmanlık etmemek, bütün Müslümanlara vacibdir. (Mirat-i kâinat)

 

En büyük Hırsız ...

İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: Kalbin Allahü teala ile olması, huşu elde edilmesi, bedenin, azanın da dinin emirlerini yapmakla ziynetlenmesi, ne büyük bir nimettir. Bu zamanda insanların çoğu namaz kılmakta gevşek davranıyor. Tumaninete ve tadili erkana ehemmiyet vermiyorlar. Bunun için, siz sevdiklerime, bu noktayı belirtmeye mecbur oldum. İyi dinleyiniz! Peygamberimiz “En büyük hırsız, kendi namazından çalan kimsedir” buyurdu. Ya Resulallah! Bir kimse, kendi namazından nasıl çalar? diye sordular. “Namazın rüküunu ve secdelerini tamam yapmamakla” buyurdu. Bir defa da buyurdu ki: “Rüküda ve secdelerde, belini yerine yerleştirip biraz durmayan kimsenin namazını Allahü teala kabul etmez.”
Hazreti Ebu Bekir buyurdu ki: “Sekiz şey, sekiz şeyin ziynetidir: Huşu namazın süsüdür. İffet, fakirin süsüdür. Şükür, zenginliğin süsüdür. Sabır, belanın süsüdür. Tevadu, asaletin süsüdür. Hilm, yumuşaklık ilmin süsüdür. Çok ağlamak korkunun süsüdür. Başa kakmamak, ihsanın süsüdür...”
Hazreti Ömer buyurdu ki: “Bir kimse fuzuli bakmayı terk etse, ona huşu bağışlanır. Bir kimse fuzuli, lüzumsuz konuşmayı terk etse, ona hikmet bağışlanır. Bir kimse fuzuli yemeyi terk etse, ona ibadetin lezzetini duymak bağışlanır. Bir kimse gülmeyi terk etse, ona heybet bağışlanır. Bir kimse (haddi aşan) mizahı, şakalaşmayı terk etse, ona güzellik ve tatlılık verilir. Bir kimse dünya sevgisini terk etse, ona ahiret sevgisi verilir. Bir kimse, başkalarının aybı ile meşgul olmayı terk etse, ona nefsinin ayıplarını ıslah etmek nasib olur. Bir kimse Allahü teala hazretlerinin zati pakinin keyfiyetinden tecessüsü terk etse, ona nifaktan beraat bağışlanır, yani o nifaktan korunur.”
Hazreti Osman buyurdu ki: “Ariflerin alameti sekizdir: Kalbi, korku ve ümid iledir. Dili, hamd ve sena iledir. Gözleri hayâ ve ağlama iledir. İradesi dünyayı terk etmek ve Allahü tealanın rızasını kazanmaktır.”
Zeyd ibni Vehb birini namaz kılarken rükü ve secdelerini tamam yapmadığını gördü. Yanına çağırıp, ne kadar zamandır böyle namaz kılıyorsun, dedi. Kırk sene, deyince, sen kırk senedir namaz kılmamışsın. Ölürsen Muhammed Resulullahın sünneti yani dini üzere ölmezsin, dedi.

 

 

SEYYİD ABDÜLHAKÎM ARVASİ EFENDİ

“rahmetullahi teâlâ aleyh”

Zâhir ve bâtın ilmlerinde kâmil ve dört mezhebin de fıkh bilgilerinde mâhir, veliy-yi kâmil idi. Rûh bilgilerinin mütehassısı idi. Binikiyüzseksenbir 1281 [m. 1865] senesinde Van vilâyetinin Başkale şehrinde tevellüd, 1362 [m. 1943] de, Eyyübde Murtedâ efendi tekkesi câmi’i imâmı iken, tevkîf edilip, Ankarada vefât etdi. Bağlumda medfûndur. Babası seyyid Mustafâ, seyyid Tâhâ-i Hakkârînin “kuddise sirruh” oğlu olan, seyyid Ubeydüllahın talebesi idi. Seyyid Mustafâ çok kâmil idi. Gördüğü kimsenin, hangi nemâzı kılmadığını, yüzünden anlardı. Bunun babası, seyyid Muhyiddîndir. Onun babası, seyyid Muhammed, bunun babası da, seyyid Abdürrahmândır. İmâm-ı Alî Rızâ bin Mûsâ Kâzım soyundan olup, Seyyid oldukları, Irâkdaki şer’î mahkeme defterlerinde yazılı olduğu gibi, seyyid Abdülkâdir-i Geylânînin torunu olan seyyid Abdürrezzâkın mübârek el yazısı ile de tasdîk edilmiş olduğu, Van mebûsu İbrâhîm Arvâsın 1371 [m. 1952] de basdırdığı (Seyâhatnâme-i Kâsım-ı Bağdâdî) kitâbında yazılıdır.


Ey gözlerimin nûru, ey cândan yakîn cânân!
Abdülhakîm Arvâsî, hasta rûhlara dermân!
 
Bizler nerde siz nerde, perdeler feth olmuyor,
Sizden uzak kaldıkca, kalbler râhat bulmuyor.
 
Sohbetden, muhabbetden, dâim konuşurdunuz,
Talebe, hocası ile ölçülür, diyordunuz.
 
Adım adım, hakîkat yolunu geçmişsiniz!
Rûhları serhoş eden, şerbetden içmişsiniz!
 
Dünyâ yok gözünüzde, kalb sâhibi ile meşgûl,
Sensin cihânda şimdi, Rabbin en sevdiği kul!
 
Tevâzû’, büyüklüğün alâmeti derdiniz,
Her hareketinizde bunu gösterirdiniz.
 
Cihân zûlmetde iken Fehîm nûr saçıyordu,
O haznedeki esrâr, hep size nasîb oldu!
 
Ya Rabbî! Seyyid Fehîm, ne büyük mürşid imiş,
ölü kalbi dirilten, bir Hakîm yetişdirmiş.
 
Resûlullahdan gelen, nûru nakş etmiş size,
En büyük arzûmuzdur, kavuşmak lutfünüze!
 
Nûra kavuşulur mu, bir rehber olmadıkca?
Kalbleri ihlâs ile, ona bağlamadıkca.
.....

Seyyid Abdülhakîm Efendi hazretleri bir gün buyurdular ki, “Başkal’a şehrinde bir medresem vardı. Bu medresede yirmi-otuz talebe okutuyordum. Talebenin yimesi içmesi, elbiseleri, bütün masrafları hep bana ait idi. Bir gün ders veriyordum, kapı açıkdı, içeri gayet temiz giyinmiş bir bey geldi. Selam verdi ve dersi dinledi. Ders sonunda yanıma geldi; (Efendim kaç talebeniz var? Hangi kitâbları okutuyorsunuz? Hangi kitâblara ihtiyacınız var?) diye sordu. Ben de lâzım olan birçok kitâb ismi verdim. Biraz sonra hepsini yazdı. Cebinden defterini çıkardı, bütün ihtiyaçlarımı deftere yazdı. Biraz sonra veda etdi, gitdi. Konuşması gayet nazik, elbisesi gayet muntazam ve temiz olduğundan, bunun bir İstanbul beyi olduğunu anladım. Birkaç ay geçdi. Ben artık bunu unutmuşdum. Birgün medreseye postacı geldi. Seni postaneden istiyorlar dedi. Gitdim. Bunlar sana geldi dediler. İki büyük sandık gösterdiler. O iki sandık kitâb dolu idi. Kitâbları, sandıkları aldım, hayvana bindirdim. Medreseye getirtdim. Sandıklar açıldı. Bir de ne bakayım, sandığın içinde iki ay evvel ismlerini yazdırdığım kitâblar. Üzerinde bir kağıt. (Halife-i müslimin Sultan Abdulhamid Hân’ın hediyyesidir) yazılı.” Demek ki, Sultan Abdulhamid Hân bütün Anadoluya, bütün ilm yuvalarına, böyle bedava kitâb gönderiyordu.
 
Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri daha sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Kaşgari Dergâhının şeyhliği, imâmlığı ve vâizliği ile vazîfelendirildi. Bu arada 5 Ağustos 1919'da Sultan Vahideddîn Han tarafından Süleymâniye Medresesine tasavvuf müderrisi (ordinaryüs profesörü) olarak da tâyin edildi. Böylece hem çeşitli câmilerde vâz ederek ve hem de üniversitede hoca olarak İslâmiyeti yaymaya, din düşmanlarını susturmaya ve sindirmeye başladı.
Seyyid Abdülhakîm Efendi din bilgilerinde ve tasavvufun ince bilgilerinde çok derin idi. Üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir, sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevâbını alır, sormaya lüzum kalmadan, o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerâmetler görürdü. Çok mütevâzi, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği hiç işitilmemişti. İslâm âlimlerinin adı geçtiği zaman:
"Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gâib olsak aranmayız." ve;
"Bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. Ancak bereketlenmek için okuruz." buyururdu. Halbuki kendisi bu bilgilerin mütehassısı idi.
Sultan Vahideddîn Han kendilerini çok sever, takdîr ederdi ve duâlarını isterdi. Nitekim Abdülhakîm Efendi hazretleri şöyle anlattı:
Memleketin işgâl altında bulunduğu ve kurtuluş savaşının başladığı günlerdi. Beşiktaş'ta Sinanpaşa Câmiinde vâz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip; "El melikü yakraükesselâm ve yed'ûke iletta'âm." yâni "Sultan sana selâm ediyor ve seni iftara çağırıyor." dedi. Araba ile saraya gittik. İstanbul'un seçilmiş vâizleri, imâmları çağırılmıştı. Yemekten sonra ser müsâhib geldi. Sultanın selâmı var. Hepinizden ricâ ediyor. Anadolu'da kâfirlerle çarpışan kuvây-ı milliyenin gâlib gelmesi için duâ etmenizi ve Anadolu'daki mücâhidlere para ve duâ ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi ricâ ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok kimseyi Anadolu'ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebeb oldum.
Bir defâsında da Sultan Vahideddîn Han, Ramazân-ı şerîf ayında Hırka-ı seâdetin bulunduğu odayı ziyâret edecekti. Seyyid Abdülhakîm Efendi'yi de dâvet etti. Diğer ileri gelen devlet adamları ve din adamları da oradaydı. Bu vakanın devâmını, hizmetlerini gören Şakir Efendi şöyle nakletmektedir:
Sultan tam Hırka-i seâdetin bulunduğu odanın kapısına gelince, Abdülhakîm Efendi nerededir? diye sordu. Oradaki kalabalık birbirlerine bakıştılar. O isimde birisini tanımıyorlardı. Arkaya doğru haber verdiler. Efendi hazretleri, benim ismim Abdülhakîm'dir deyince, sultan sizi istiyor deyip, hemen yol açtılar. Sultan kendilerini bekleyip yanyana biri dünyâ, biri âhiret sultanı olarak, Sultanü'l-enbiyâ Peygamber efendimizin seâdetli hırkalarının bulunduğu odaya girdiler. Berâberce ziyâret ettiler. Çıkınca Sultan bereket sayarak orada olanlara birer mendil, ona ise iki mendil hediye etmişler. Ben dış kapıda Efendi'yi bekliyordum. Geldiler ve ziyâretlerini anlattılar. "Sultan herkese bir mendil verdi, bana iki tane verdi. Birisi senindir." deyip birini bana verdiler.
 
Buyurdular ki:
 
Kur'ân-ı kerîm şifâdır. Fakat şifâ, suyun geldiği boruya tâbidir. Pis borudan şifâ gelmez.
Gerçek kerâmet, kerâmetin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velînin irâde ve ihtiyârı ile değildir. İlâhî hikmet öyle gerektiriyor demektir.
Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen bilmez.
Ahmaklık, hatâda ısrar etmektir.
Hak'tan ve Hak yolundan başka her ne düşünülürse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur.
Din bilgileri, dünyâda ve âhirette, huzûru, seâdeti kazandıran bilgilerdir.
Bütün üstünlükler, faydalı şeyler, İslâmiyetin içindedir.
Hakk'ı sevmedikçe, Hak teâlâyı hâkim bilip, ona kulluk etmedikçe, insanlar birbiri ile sevişemez.
Kavuştuğunuz her nîmet; hep hakka îmânın hâsıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın ihsânıdır.
Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlâkınızla, sözlerinizle, giyinişinizle İslâmın vekârını, kıymetini gösteriniz.
Gördüğünüz her musîbet ve felâket, kızgınlığın, zulüm ve haksızlık etmenin cezâsıdır.
Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe; ızdırap ve felâketten kurtulamaz.
Allahü teâlâ dilediğini yapar. İster sebepli ister sebepsiz, dilediği gibi azap veya lütfeder. Güzel ve doğru onun dilediğidir.
Allahü teâlâ bize fadlı, ihsânı ile tecelli etsin; bizi fadlı ile korusun! Adliyle tecelli ederse, yanarız.
Riyâ olmasın diye cemâatten kaçanlar ayrı bir riyâ içindedirler.
Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür.
İlim cehli izale eder, yok eder, ahmaklığı değil.
Cemiyetteki ruh hastalıklarının sebebi, îmân eksikliğidir.

Buyurdu ki; Senelerce kılınmamış nemâzları kaza etmek, imkânsız gibi olmuşdur. İnsanlar, islamiyeti terk etdikleri için, ya’nî Allahü teâlânın emrlerine ve yasaklarına uymadıkları için ve islâm dîninin gösterdiği râhat ve huzûr yolundan ayrıldıkları için, dünyâda bereket kalmadı. Rızklar azaldı. Tâhâ sûresinde yüzyirmidördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Beni unutursanız rızklarınızı kısarım) buyuruldu. Bunun için, îmân rızkı, sıhhat rızkı, gıda rızkı, insanlık ve merhamet rızkı ve dahâ nice rızklar azaldı. (Hâşâ, zulm etmez kuluna hüdâsı, herkesin çekdiği kendi cezâsı) sözü Nahl sûresinin otuzüçüncü âyetinden alınmışdır. Bugünkü küfr karanlıkları ve Allahü teâlâyı, Peygamberi “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, islâmiyyeti unutmanın bereketsizlikleri ve sıkıntıları içinde, insan gece gündüz, kadınlı erkekli çalışıp, bir âilenin nafakasını, râhat yaşamasını te’mîn edemez hâle gelmişdir. Allahü teâlâya inanmadıkca, Onun bildirdiği islâm dînine uymadıkca, Onun Peygamberinin güzel ahlâkı ile bezenilmedikce, dalâlet, felâket akıntısını durdurmak imkânsızdır. İşte bugünkü şartlar altında, nemâzların kazâlarını ödeyebilmek için, hergün, sabâh nemâzından başka, dört vakt nemâzın sünnetlerini kılarken, ilk kazâya kalmış nemâzı kazâ etmeği de, niyyet etmelidir. Böylece hergün, bir günlük nemâz kazâsı ödenmiş olur. Hem de, sünnet kılınmış olur.
 
- Allahü teala şefaatine kavuştursun inşallah -.

 

Sual:Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye kitabı neden kıymetlidir?

CEVAP

Nakli esas aldığı ve içinde şahsi düşünce olmadığı için kıymetlidir.

Yüzlerce kıymetli eserden hazırlanmıştır. İstifade edilen bu eserler, çeşitli kütüphanelerde mevcuttur. Bunların çoğu da tercüme edilmemiştir. Her okuyucunun bu eserleri bulup faydalanması imkânsız denecek kadar zordur. Balın kıymetli bir gıda olması, birçok çiçekten toplanarak hazırlanmasından ileri gelmektedir. Seadet-i Ebediyye de buna benzer. Dini kitap sorana, şu büyük kütüphanede var denilse, ona yalnız bir kitap değil, binlerce kitap tavsiye edilmiş olur. İşte S. Ebediyye de tek bir kitaptır; ama yüzlerce kitabın özetidir.

Piyasada bulunan bazı ilmihallerdeki bilgilerin hataları bir tarafa, doğru olan bir meselenin hangi kitabın hangi sayfasından alındığı da bilinmemektedir. Bunlardan bazıları muteber bir kitaptan naklederken hata etmektedir. Tamamen nakle dayanan bu eser, ufak bir yanlışlığa meydan vermemek için defalarca kontrolden geçmiş ve her meselenin hangi kitabın neresinden alındığı bildirilmiştir.

Redd-ül-Muhtar, Halebî, Hadika, Mektubat-ı Rabbani gibi birçok kıymetli kitaplardan meydana gelen bu eseri okuyan, bahsi geçen muteber kitaplardaki gereken bilgileri okuyup öğrenmiş olur. İmanın esasları, Ehl-i sünnet itikadı çok geniş ve herkesin anlayabileceği şekilde açıklanmıştır. Bâtıl fırkalar ve dinler, inançlar bildirilerek, Müslümanlar bunların zararlarından korunmuştur. İtikadi meselelerden sonra, İslam’ın beş şartı çok geniş bir şekilde açıklanmıştır. Her konu Hanefi mezhebine göre hazırlanmış, zaman zaman diğer üç mezhebe göre de hükümler ayrıca bildirilmiştir. Hiç bir Türkçe ilmihalde olmayan, ihtiyaç halinde yapılan mezhep taklidi geniş olarak açıklanmıştır. Müslümanların herhangi bir özürle kendi mezhebine göre yapamadığı amelleri, hak olan dört mezhepten birini taklit ederek nasıl yapacağı anlatılmıştır.

Kırk yıldan fazla süren bir araştırmanın mahsulü olan ve 103. baskısı yapılan bu eser, çeşitli ilim adamlarının tetkikinden de geçmiştir.

Ruh çağırmak ve cin hakkında uzun açıklamalar yapılmıştır. İnsan kaderini kendi çizebilir mi, kısmet meselesi, alınyazısının mahiyeti bildirilmiştir. Tefsir, meal hakkında yeterli bilgi verilmiştir. Hadis-i şerif çeşitleri de, geniş olarak açıklanmıştır.

İslamiyet’te kadının yeri, kadının ve kocasının birbirlerine karşı hak ve görevleri ve evlilik hakkında geniş bilgi verilmiştir. Yemesi, içmesi haram ve helal olanlar bildirilmiştir.

Kısacası, bu kıymetli eserde, bir Müslümana gereken bütün dini bilgiler vardır. Hepsi de en kıymetli eserlerden derlenmiştir. Bu kitabı baştan sona dikkatlice okuyan kimse, dinimizin bütün emir ve yasaklarını öğrenir. Dinimiz hakkında yeterli bilgiye sahip olur. Din düşmanlarının hilelerine aldanmaz. Her Müslümanın dinimizi çok iyi bilmesi şarttır. Dinini bilmeyenin dini yok demektir. 1248 sayfalık bu dev eseri, her Müslümanın okuyup, çoluk çocuğuna da okutması gerekir. En güzel hediye, en güzel mirastır.