Sadreddin
Konevi (ks) Hazretlerinden
40
Hadis-i Şerif Şerhi
Allah'a hamd
olsun..
Ki O, zâtı ile
zâtında ve zâtı için esma ve sıfat tecellileriyle tecelli eder.
Ve O, sıfatının
çokluğu ile, zâtının birliğinde zâhir olur.
Sonra O nimetlerinin
ve iyiliklerinin zuhur yerlerinde isim ve sıfatlarının gömleklerine bürünür de
görünür.
Yine O, öyle
bir zattır ki, kendi kendini gizlemiştir ve saklanmıştır.
"Nerede?"
derseniz; deriz ki, “Gayb hali tekliğinde... hem de şanına yakışan bir gizlilikle.”
Delilini
isterseniz; işte O'nun kavli:
"Ben gizli
bir hazine idim. Bilinmemi istedim. Halkı, bilinmem için yarattım... “
En kâmil, en tam bir mazhar olana Allah-ü
Teala'dan salât... Ki O en faziletli ve bu fazileti umuma şamil bir
tecelligahtır. Ve O en güzel duyan olup, keza mana kokusunu da en çok alandır.
Madde ve mana arasında, tam nailiyete eren, O olmuştur. Madde ve mana suretine
yine haiz olan O'dur. Nüsha-i kübra ile, nüsha-i suğra'yı câmi bir zattır.
Yani, dünya ile ukbayı temsil eden zat...
Onun ismi şerifi Muhammed'dir. İşte,
Allah-ü Teâlâ'dan salat ve selam dileğimiz bu zâtadır.
Salât ve selam bütün âline, pek keremli ve
şerefli ashabına da olsun.
Şimdi kısaca derim ki:
Bu eser; Hadis-i Erbain'dir, Kırk
Hadis'tir...
Hepsinden nübüvvet kokusu gelir. Mustafa
buğusu tüter.
Bu Hadis-i Şerifler benim virdimdi.
Hepsini topladım, şerhettim. Ama bu
şerhim, sofıye meşrebi üzerine oldu. Yani, Tasavvuf...
Başarı dileğimi, yüce Allah'a arz ederim.
1. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz
şöyle buyurdu:
"Merhameti olanlar... Bunlara
Rahmân olan Allah merhamet eyler. Yerde olanlara merhamet ediniz ki, göktekiler
de size merhamet edeler."
Manası ve tasavvufi yönden tefsiri:
Ey cüz'î ruh, sır ve ruhanî kuvvetler...
Keder şüphesinden yana temiz olan, Rahmanî damga taşıyan rahmet feyzini
saçınız. Kime bilir misiniz? Kendinize... Beşeriyet vasfinızın arzına.
Yani bu tabiî varlığınızın toprağına... Ve
onları çağırınız, şer'î hükümlerin esasına uysunlar. Onlara muvafakat etsinler.
Tabiî sıfat taşıyan resmiyetler de manen
muhalif davranmaya...
Bu işe böyle devam ediniz. Ta ki, feyyaz
olan küllî ve ilahî ruhumuz, Sema mertebesinden yükseklik getire, rıfat vere.
"Neyle bunları yapar?" derseniz, "Rabbanî varidat şimşeklerinin
eseri ile, Rahmanî tecellilere ait nurların doğmaları ile..." deriz.
Bunlar yaptıklarınıza birer mükâfattır.
Yani amellerinize. Ama yararlı amellerinize.
Nasıl ki Hak Teâlâ, Vehhab ismi
hürmetine manalar feyzini ve rahmanî hikmetlerini önce ruha verdi, ruh da
sırra, sır da kalbe, kalp de nefse, nefs de diğer duygulara ve onlar da
cisme...
Netice: Her kim, şefkat ve merhamet
vasıflarına bürünürse, Yüce Rabb’ın rahmetini kazanmış sayılır. Yavaş yavaş
ondan gelen rahmet esintisi önce ruhunu sarar; sonra derece derece bütün dış
yapısını kaplar.
Ama dış temiz olunca... Ama şer'î hükümler
onda eksiksiz tatbik edilince. Aksi halde, gelmiş olsa dahi kaçar gider.
2. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV)
Efendimiz şöyle buyurdu:
"Allah-ü Teâlâ Hazretleri her
yüz yılın başında bu dini ikâme edecek birini baas eder."
Bu Hadis-i Şerifte üç mühim mana vardır:
Kutbiyet, Müceddid makamı, Allah İsm-i Celâli.
İşbu üç mananın tefsirini aşağıdaki
cümleler içinde bulacaksınız:
Kutup; Kutbiyet
makamında tahakkuk edip oturabilmesi için, önce bir evvelki kutup ile arasında
yüz senenin geçmesi lazım. Ta ki, ilâhî isimlerin küllisi onda tam tecelli
edilebilsin. O isimlerin hemen hepsi, Hadis-i Şerifın metninde geçen Allah
lafz-ı celâlinin tesiri altındadır. Burada bu kutbun meydana getirilmesine
`baas' (diriltme) deniyor. Bu da ancak Allah tarafından yapılır. Yani, yalnız
bu yüce ismin tecellisi sonunda olur. Diğer isimler, bunun tevabiidir, buna
bağlıdır. Kaldı ki, "Allah baas eder.." (Hac Suresi, Ayet-7) mealine
aldığımız ayette de, baas işini bizzat Allah-ü Teâlâ yapmaktadır. Çünkü; Allah
lafza-i Celâli, bütün isimleri câmidir.
Dikkat buyurulursa, "Rahman baas
eder" denmiyor. Çünkü Rahman da Allah İsm-i Celâli'nin şumulündedir.
Anla.. Bu bapta hidayet eden Allah' tır..
Netice: Her yüz sene başında bir müceddid
gelir. Esasta değil teferruatta, önemsiz değil, önemli değişiklikler yapar.
Asrın icabına göre bazı ahkâm çıkarır. Muannidlere (inatçılara) cevap verir.
Açıklanması kendi zamanına kalan bazı meseleleri açıklar. İmam-ı Rabbanî gibi.
Bu vazifeyi yapan aynı zamanda bir
kutuptur.
Bu yazımıza son verirken, Seyyid Şerif
Cürcanî Hazretlerinin kutb' u tarifıne de kısaca bir göz atalım. Diyor
ki: "Kutb' a gavs da denir. Çünkü O, hacet sahiplerine aynı zamanda bir
ilticâgâhtır. Bu öyle bir kimsedir ki bulunduğu zamanda Allah-ü Teâlâ' nın
nazargâhıdır. Ve Allah-ü Teâlâ zatından ona en büyük mana tılsımını ihsan
buyurmuştur. Bu manayı iyi anlamak için kendimizi ruhî bir safiyete devretmemiz
gerekir.
Cenab-ı Hak feyzimizi artırsın.
3. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV)
Efendimiz şöyle buyurdu:
“Salacağınız bir ip, sizi mutlaka
Allah'a ulaştırır..."
Bu Hadis-i Şerife verilecek mana biraz
uzun olacak. Şöyle ki:
Şehadet mertebesine geçen insanlık nurunun
eli ile makul nazarı olan fikrî kuvvetinizin ipini saldığınz zaman mutaka
taayyünat arzının isbatında Allah'a ulaşır ve O'nun mutlak şuhudunun ipi ile
karışan ve O'nun boyası ile boyanan bu ipin ilgisi cüz'î olan süfliyat
taayyünatı zımnındadır. Yani ulaşıp tutunacağı makam orasıdır.
Buna bir misal vermek gerekirse efkâr
(fikirler) kuşlarını verebiliriz... Şöyle ki; efkâr kuşlarını, müşahede vasfına
bürünmüş olarak ulvî ve nuranî âlemlerin evcine uçurduğunuz zaman elbette
Mutlak Hakkı müşahede edersiniz... Ama, orada ve açıktan.
Sonra, bundan şu hakikati idrak etmiş
olursunuz: süflî ve ulvî mertebelerde müşahede edilen varlık, ulvî mertebelerde
müşahede edilen varlığın aynıdır. Sonra, keşif ve müşahede nuru ile şu hakikati
de idrak edersiniz: Bütün bu ulvî/süflî mertebeler ancak aklî itibarlara göredir.
Bir de vehmî nisbedere.. . Çünkü varlığın tümü o taayyün halinde olan mutlak
vücuddur.
Bu taayyün hali ise iki şekilde olur:
Ulvî ve nuranî
Süflî ve zulmanî.
Düşün: O'ndan gayrı tek varlık yoktur...
Abadan'dan öte bir karye (şehir) yoktur.
4. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV)
Efendimiz şöyle buyurdu:
"Her kim Allah için olursa...
Allah onun için olur."
Hadis-i Şerifin metin tercümesi, zahir
açıdan yukarıdaki mealden ibarettir. Bunun manevi bir tercümesi vardır ki, onu
özet olarak aşağıya alacağız.
Şöyle ki: Bir kul, benliğinden fenâ bulur,
zamanını bir yana atar; varlığı, mevhum nefsine izafe etmekten geçerse, Hak
Teâlâ ona kayıtsız şartsız tecelli eder.
Bir başka mânâ daha: Her kim fiiller,
sıfat ve zat yönüyle fenâfillah mertebesine ererse, onun mazharında İsm-i Âzam
zuhur eder -zat, sıfat ve esma, efal (fiiller) olarak-.
Bu manada bir şiir:
Fenaya er; sonra fena bul, sonra fena bul.
Bekaya er; sonra beka bul, sonra beka
bul...
Hülâsa, fena hali mertebelerinin herbiri,
beka makamına varmayı gerektirir.
Bir şiir daha:
Fenadan fenâ bul, arzun beka ise eğer,
Böylece, bu önemsiz şey, beka bulurmuş
meğer...
5. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV)
Efendimiz şöyle buyurdu:
"Yüceliğine yüce,
mübarekliğine mübarek Allah, dünya semasına nüzul tecellisi eyler ve buyurur:
Yok mu tevbe eden?... Ki, onun
tevbesini kabul edeyim.
-Hani duacı?... Ki, onun duasına
icabet edeyim.
-Bağış talebinde bulunan yok
mu?... Ki, onu da bağışlayayım”
Hadis-i Şerifin tercümesi, kısaca yukarıda
arz edildiği gibidir. Ama onun bir manası var ki hiç de buna benzemez; iç
açan... gönül ferahlatan... göz aydınlatan.
Aşağıdaki cümlelerde o manayı
bulacaksınız:
Bilmelisin ... Yüce Allah'ın nüzulu bir
başkadır. O'nun adına: Ruhanî... Nuranî... ve Manevî... denir. Sonra bu nüzul tecellisi,
özellikle isimlerin hükümlerini, izlerini, yer ve sema boşluğu alanında
zuhurlarını göstermekten ibarettir. Keza, cümle vadileri, alabildiğine, önden
sona böylece doldurmaktır...
Unutmamalı ki, bütün bu zuhurlar, yani
sema boşluğunda meydana gelen zuhurlar -ama ne olursa olsun, ister hakikat,
hakikat babından tümden olsun, isterse gizli, saklı yaratılış yönü ile
incelikleri ve remizleri taşısın- hemen hepsi lafızlarla ve harflerle tahakkuk
edip, bir gerçek olduğunu gösterir...
Bütün bu olanlar, ahadiyet makamından
coşarak gelir. Öyle bir gizli gecede ki, ona "Ben gizli bir hazine
idim..." mealine gelen Kudsî Hadisi ile işaret edilir..
Evet... Yüce Allah daima tecellisini ve
zuhurunu meydana getirir. Ama vahidiyeti makamında. Ve öyle bir âlemde ki ona
"Bilinmemi istedim... Halkı o sebeple yarattım" Kudsî Hadisi ile
işaret edilmektedir.
Başta anlatılan ve mevzumuz olan Hadis-i
Şerife tekrar dönelim. Özellikle, Allah-ü Teâlâ'nın o kelamı buyurma şekli
üzerinde duracak, ondaki daha başka manaları da anlatacağız.
Şüphesiz, Allah-ü Teâlâ'nın kelamı bir
beşer kelamına benzemez. "O halde nasıl?" diye soracaksınız. Bu
sorunuzun cevabını aşağıda bulacaksınız.
Şöyle ki: Allah-ü Teâlâ, ezelî ve ebedî
bir kelamla konuşmaktadır. Ama şekilsiz. Harfin ve sesin verdiği şekilden yana
münezzeh... Ne bir semt var, ne de bir zarf.
Şimdi yukarıdaki cümleleri biraz şerh
edelim:
Allah-ü Teâlâ, "Yok mu tevbe
eden?..." buyurdu. Anlatılmak istenen mana şudur: "Nefsi makamında
iken ve onun sıfatlarını takınmış iken tabiatın gereği olan aykınlıkları
bırakıp şer'î uyarlığa dönen yok mu?... Evet böyle biri yok mu ki “Tevbesini
kabul edeyim?..."
Bu cümlede ise şu mana anlatılır:
"Evet... hani o kimse ki nefsinin tabiî aykırılıklarını bırakıp şer'î
uyarlığa döner. Ve onun böyle yapmasının bir sonucu olarak Ben de ilahî
isimlerin nurları tecellisi yolu ile ona döneyim... Lahutî sıfatlarla ona
yöneleyim."
Şimdi ikinci cümleye geçiyoruz.
Burada Allah-ü Teâlâ, şöyle buyurdu:
"Hani duacı?..." Bunda aranacak mana şudur: "Nerede o talip?
Ama, rahmet feyzime hak kazanan talip; bir de şefat fazlıma hak
kazanan..." Ama bu talep ve hak kazanmak kalp ve onun sıfatları makamında
olacak... "Evet... hani böyle bir talip ve böyle bir duacı?... ki, onun
duasına icabet edeyim."
Bunda anlatılmak istenen mana da şudur:
"İsimlere has tecelli aydınlığı ile onu aydınlatayım... Sıfat inişlerinin
şimşekleri ile ona gürleyeyim ve onun sonradan olma ve yaratılma sıfatlarını
ifna edeyim."
Bu sıfatlar, Hakka has hakikî sıfatların
beka yüzüne ârız olmuşlardır.
Şimdi de üçüncü cümlenin açıklamasına
geçelim. Allah-ü Teâlâ şöyle buyuruyor:
"Bağış talebinde bulunan yok
mu?" Bunun manası şöyle anlatılabilir:
Bilhassa ruh ve sır makamında, örtülmeyi
ve kapanmayı, gizlenip saklanmayı isteyen yok mu?
-Evet... Böyle bir talebi olan yok mu ki,
kibriya örtümle örteyim... Azamet izarımla onu saklayayım?
-Evet... Bütün bunları zatî isimlerimden
gelen tecellilerle yapayım.
-Böylece onu izafet yolu ile gelen
zamandan ve izafet yolu ile kendisinde bulunan benlikten alıp kurtarayım.
-Bütün bunlardan sonradır ki o, Hakikî
varlığımdan bir varlık âleminde tahakkuk eder
Yine bundan sonradır ki o, örtülmüş olur,
Yani; Benimle... isimlerimle...
sıfatlarımla... fiillerimle. Özellikle taayyün içliğinden ve onun üzerine geçen
takyid kaftanından.
Anlatılan örtünme hallerinin yerleri ve
belli makamları vardır:
"Fiillerimle..." denirken, bu
durum nefs makamı ile sıfatlarında olmaktadır.
"İsimlerimle..." denirken, kalp
ve sıfatlarında hasıl olacak setr işine işaret edilir.
"Sıfatlarımla..." denirken, ise
ruh ve onun ahkâmının kapanacağına işaret edilir,
"Benimle..." denirken ise
şüphesiz zata geçilir. Bunun kapadığı yerler ise, sır ve ondan hasıl olan diğer
esrardır. Şimdi işin sonuna geliyoruz. Bütün bu işlerden sonra olacakları O'ndan
duymaya çalışacağız...
Yüce Allah bize şu manayı anlatmak
istiyor: "Ve sen baki kalırsın... Ama sensiz olarak. Ve... Sen Ben
olursun. Sonra... Ben sen olurum. Sen dahi Bensin."
Hasılı her şey O'nda ve O olur.
Yukarıdan beri anlatılan manaların tümüne
şu Ayeti Kerime ile işaret edildi:
"Gerçekten ben çok çok bağışlayanım.
Ama tevbe edeni... İman edip yarar iş yapanı." (Tâ-Hâ Suresi, Ayet-82 ) Bu
manalardan Allah-ü Teâlâ'ya kavuşmayı anla. Ve bereket bul.
6. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz
şöyle buyurdu:
"O mümin ki insanlar arasına
girer ve onların eziyetlerine sabreder: bu, o müminden hayırlıdır ki, insanlar
arasına giremez ve eziyetlerine sabredemez..."
Bu Hadis-i Şerifte özel olarak İnsan-ı
Kâmil'e işaret edilir. Belirtilen mana özetle şudur:
"Tam ve kâmil insanın manaya talib
olan müslümanlar arasına girmesi, yalnız kalıp onlara karışmamasından
hayırlıdır."
Halk arasına karışmamak, daha ziyade,
meczub vasfına haiz saliklere has bir haldir. Ama bu meczub salik de,
kendisinden hiç bir şey hasıl olmayan salikten hayırlıdır. Yine, kendisinde hiç
bir zuhurat olmayan meczubdan fazilet itibarı ile daha değerlidir.
7. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Şayet Hakkı tam manası ile
bilseydiniz su üzerinde yürürdünüz, dağlar sizinle kayardı..."
Bu Hadis-i Şerifte özellikle fena bulma
haline işaret edilmektedir. Anlatılmak istenen mana kısaca şudur:
"Eğer Hakkın varlığında fani olup,
O'nunla beka bulsaydınız, elbette herşeye karşı bir tasarruf sahibi
olurdunuz... Özellikle icad ve yok etme babında. Ama her iki ülkede. Âfakta ve
enfüste..." Yani, hem batınî alemde, hem de zahirî alemde.
8. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Hemen herkes dünyadan susuz
çıkar. Ancak `Rahman, Rahim Allah adı ile' diyenler hariç."
Burada, Yüce Hakk'ın İlahî ismi ile kaim
olmaya işaret edilmektedir. Böyle bir hale eren sonunda Hakk'ın bir halifesi
olmuş olur. Hem de bütün sıfatlarda... Hatta, Halikiyet, Razıkiyet ve Kadiriyet
sıfatlarında da.
Şimdi, bu Hadis-i Şerifın biraz şerhini
yapalım ve burada bize anlatılmak istenen mana üzerine biraz söz edelim: Her
noksan olan, kemal derecesine yönelmek zorundadır. Ta ki O'nu bile. Şayet O'nu
bilmiyorsa hakikî kemali bulamaz. Meğer ki bütün esma ve sıfatlarla tahakkuk
etmiş ola. Ama hem celâl tarafındaki sıfatları ile hem de cemâl tarafındaki
sıfatları ile.
9. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV)
Efendimiz Allah-ü Teâlâ'dan hikaye yolu ile şöyle anlatıyor:
"Eğer Âdemoğlunun iki dere
dolusu altını olsa üçüncüsünü arzular... Âdemoğlunun boşluğunu ancak toprak
doldurur."
Manasından anlaşıldığı gibi bu Kudsî bir
Hadis-i Şeriftir. Bu Hadis-i Şerifin şerhini yapmak istediğimiz zaman şöyle
diyebiliriz:
"Bir kalp için iki vadi olsa... İş bu
iki vadi, ruhun ve nefsin vadileridir. Ve bunlar ledünnî ilimlerin altını ile
dolsa, mutlaka üçüncü bir vadinin de dolmasını ister. Çünkü onun istidadı
vardır. Özellikle ilahî feyzi kabul etme babında; bir de... evet bir de feyiz
veren zatta hakikati bulması babında; bir de... evet bir de verilen feyizle
hakikate kavuşmak üzerine." Burada bilhassa, Âdemoğlunun gözünü dolduran
şeyin toprak olarak anlatılmasından murad, zül haline varan bir fena halini
bulmaktır. Özellikle burada fani bir varlığın izzet burcundan zillet enginine
düşmesine işaret vardır. Buraya kadar anlatılan manaları şu Ayeti Kerime’ nin
özlü manasına bağlamak icab eder: "Mirası, helal haram demeyip
alabildiğinize yersiniz. Malı da pek çok seversiniz." (Fecr Suresi, Ayet
19-20)
10. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Allah-ü Teâlâ bir kulu
severse, onu çeşitli denemelere tâbi tutar."
Yani iptilaya uğratır. Kul o iptilalara
sabrettiği takdirde ona üstünlük vererek sever. Şayet şükür yoluna girerse bu
sefer onu zatına seçer.
Bu Hadis-i Şerifle anlatılması istenen
mana şudur:
Allah-ü Teâlâ bir kulu severse onu fena
hali denemelerine sokar. Bundan sonra, fenadan da fena haline geçirir. Daha
sonra fena halini de kaldırır beka makamına vardırır. İş bu manaya şu Ayet-i
Kerime ile işaret edilmektedir: "Allah-ü Teâlâ, müminlerin mallarını ve
canlarını satın aldı... Ki onlara cennet vardır." (Tevbe Suresi, Ayet-111
)
11. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Su hacmi iki kulleyi (büyük
küpü) aşınca artık pislik taşımaz..."
Bu Hadis-i Şerife şöyle bir mana
verebiliriz: "Bir irfan sahibi, zata has olan şehadet makamına yerleşirse,
gerek esma gerekse sıfatların müşahedesi ona perde olamaz."
Allah-ü Teâlâ bu manayı bize şöyle
anlatır:
"Onlar kötülüğü iyilikle
savarlar." (Ra'd Suresi, Ayet-22) Yani yapılan iyilikle kir darlığını def
ederler. En iyi bilen ve en iyi hükmü veren Allah-ü Teâlâ'dır.
12. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Allah-ü Teâlâ Âdemi kendi
sureti üzerine yarattı."
Bu Hadis-i Şerife verilecek mana şudur:
"Allah-ü Teâlâ Adem'i, yani insan suretini zatına bir ayna kıldı.
Sıfatlarına da mazhar, fıillerine de tecelligah... Ta ki onda zuhura
gele,"
Bütün bu manalara tüm olarak şu Ayet-i
Kerime işaret eder: "Vaktaki, Rabb’ın meleklere ‘Ben, yeryüzünde bir halife
yaratacağım...' dedi..." (Bakara Suresi, Ayet-30) Azim olan Allah daima
doğruyu anlatır, söyler.
13. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabbından naklen
şöyle anlatıyor:
"İhlas sırrımdan bir sırdır.
Onu kullarımdan sevdiğimin kalbine bir vedia olarak bıraktım..."
Bu Kudsî Hadis-i Şerife şu şekilde bir
mana vermek mümkündür: "İhlas varlık sırrımdan bir sırdır. Ama bu
taayyünatla kapalı olan varlığımın sırrından. Sevdiğimin kalbinde onunla
tecelli ederim. Ve onu varlığımda fani kılarım. O kadar ki benden başkası onu
bilemez, onun haline muttali olamaz... Hatta bunu kendisi de bilemez."
Yani, ihlas sahibi... Çünkü o, ihlasta o kadar ileri gitmiştir ki ihlasını da
unutmuştur.
Hatta kendisi ile ihlasa geçilen şeye
nisbet edilen ihlastan yana da fena halini bulmuştur... Ve o, Mutlak Hakk'ın
müşahedesine o kadar geçmiştir ki vahdetten de kesretten de olmuştur... Çok çok
ötelere varmıştır.
En iyi bilen Allah-ü Teâlâ'dır.
14. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz
şöyle buyurdu:
"Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:
-O kimse ki kazama rıza
gösternıez, belama sabretmez, nimetlerime de şükretmez, artık varsın Benden
başka bir Rabb arasın..."
Görüldüğü gibi bu da Kudsî bir Hadis-i
Şerif'tir. Bunun manasını anlatmaya şu yoldan girebiliriz:
"Mutlak Rububiyyetim, nimetlerin ve
belaların bir arada bulunmasını icab ettirir. Ta ki zıt isimleri ve birbirine
benzeyen sıfatların rağmına Zatım tam kemali ile zuhura gelsin. Durum böyle
olunca her kim zıtlara razı olursa Zatıma nail olur, Ben de onun Rabbı olurum.
...Ve her kim ki onlara razı olmaz, Ben onun Rabbı değilim. Sebebine gelince,
o, bir vasfa bağlı kalmakta, diğerini de atmaktadır. Bir hükme tabi olmakta,
diğerini de kabul etmemektedir. Halbuki Ben bütün vasıflara câmi bulunmaktayım.
Bütün incelikleri ile cümle hükümlere müştemil bulunmaktayım... Hatta çeşitli
yaratılışlara da. Çünkü, Zatım bütün açık hakikatleri ihata etmektedir."
Bu manayı şu Ayet-i Kerime gayet açık bir
şekilde anlatır: “Evvel O'dur; Ahir O'dur; Zahir O'dur..." (Hadid Suresi,
Ayet-3 )
Yüce Allah'ın kelamı daima sadâkat
damgasını taşır.
15. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz Allah-ü
Teâlâ'dan naklen anlatıyor;
"Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:
-Ey Ademoğlu, hasta oldum;
ziyaretime gelmedin.
Âdemoğlu sordu:
-Ya Rabbi, Sen âlemlerin
Rabbisin... Seni nasıl ziyaret edeyim?
Allah-ü Teâlâ buyurdu:
-Bilmiyor musun? Falan kulum hasta
oldu... Ama sen onu ziyaret etmedin. Eğer onu ziyaret etseydin Beni yanında
bulacaktın...
Allah-ü Teâlâ devamla buyurdu:
-Ey Ademoğlu, senden yemekle
doyurulmamı istedim, ama sen Beni doyurmadın.
Âdemoğlu sordu:
-Ya Rabbi, seni yemekle nasıl
doyurayım? Sen âlemlerin Rabbisin.
Allah-ü Teâlâ anlattı:
-Falan kulum senden yemek istedi.
Ama ona yedirmedin. Bilemedin mi? Ona yedirseydin beni yanında bulacaktın.
Allah-ü Teâlâ devamla buyurdu:
-Ey Ademoğlu, senden su istedim,
ama vermedin.
Âdemoğlu sordu:
-Ya Rabbi sana nasıl su vereyim?.
Sen âlemlerin Rabbisin.
Allah-ü Teâlâ anlattı:
-Falan kulum senden su istedi,
vermedin. Ona su verseydin Beni yanında bulacaktın... Bunu da mı
anlayamadın?"
Bu da Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Mana
kapısını şu şekilde aralayabiliriz:
"Ey Âdemoğlu..." şeklinde
yapılan hitap rûhadır. Bu ruh ise kalptir. Bilhassa nefsanî perde ile
perdelenen kalp. Bu kalbe şöyle hitab edilmektedir:
"Ben, belli bir zuhur yerine tecelli
ettim. Zuhura geldim orada. Yine belli bir taayyünde de aynı şekilde tecelli
ettim; zuhur eyledim. Fakat, bu has zuhurla perdelendim, gizlendim...Özellikle
mutlak hakikatimi müşahade edilmeden yana sakladım. Belli bir şekle girmekten
ve bir kayda sığmaktan yana kendimi kapadım. Bütün bu işler, bu belli taayyünün
özünde oldu. Gel gör ki sen bu taayyünü bilmedin. Ki O mutlak hakikatimin
aynıdır."
Burada "Ya Rabbi, sen âlemlerin Rabbisın,
Seni nasıl ziyaret edeyim?" cümlesi bir başka mana taşır. Onu da burada
anlatmak icab eder. Şu demektir:
"Belli bir surette Seni nasıl
müşahede edebilirim? Bilhassa, keyfıyeti ve şekli olan bir şeyde... Halbuki Sen
bu gözle görülen âlemlerin suretine inhisar etmekten ve belli bir şekil
almaktan yana münezzehsin."
“Bilmiyor musun?..." kelimeleri ile
başlayan cümleye verilecek mana ise şu şekilde olur:
"Sen şöyle bir marifete sahib olmadın
mı ki, mutlak varlığım her taayünde, yani göze gelen her belli şeyde vardır.
Sonra taayyün halini her mutlak olan mana taşır. Halbuki sen, anlatıldığı gibi,
kendinde bir irfana sahip olmadın. Sonra bilmedin ki, o hasta kulun hakikati
Hakikatimin aynıdır. Zira onda zahir olan Benim."
Bu zuhurun belli bir mana şekli şöyle
olabilir: İsmin isim verilene nisbeti gibi ki, bu, o hasta kulun `Hakikatime'
nisbeti babında bir misaldir, benzetmedir. Kaldı ki, isim, müsemmaya göre ayrı
değil, aynıdır.
Yukarıdaki açıklama nazara alınarak,
"Bilmiyor musun?" şeklinde gelen cümlenin devamı olan "Eğer onu
ziyaret etseydin Beni yanında bulacaktın..." cümlesine de bir başka mana
vermek icab eder:
"Durum yukarıda anlatıldığı gibi
olunca, anlayamadın ki Mutlak Varlığım onun izafı varlığında seyrini
tamamlamaktadır. Onu zuhura getirmektedir."
Yukarıda anlatılan manaların tümüne şu
Ayeti Kerime işaret etmektedir:
"O küfredenlerin amelleri ise çöldeki
serab gibidir ki susuz onu su zanneder." (Nur Suresi, Ayet-39) Mevzumuz
olan Hadis-i Şerifın hepsini burada açıklayamadık. Ama kendisi ile bir kıyas
yapılacak kadarını açıkladık. Kaldı ki bir kıyas usulü de vardır. Kalanı da
buna göre kıyas eyle.
16. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabbından naklen
anlatıyor:
"İsmi aziz ve celil olan Yüce
Allah şöyle buyurdu: -Kulum bana kavuşmayı severse, Ben de ona kavuşmayı
severim... Ama Bana kavuşmayı sevmeyince Ben de ona kavuşmayı sevmem."
Bu Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Şimdi
manasına geçelim.
Bilesin ki, yolculuk iki şekilde
olmaktadır:
Bu büyük alemdeki yolculuk, enfüsî olan
küçük alemdeki yolculuk.
Büyük alemde yapılacak yolculuk için binek
hayvanına, ya da başka bir vasıtaya ihtiyaç vardır. Keza enfüsî olan küçük
alemde de binek hayvanına, ya da bir başka vasıtaya ihtiyaç vardır. Ne var ki
küçük alemdeki vasıta ancak zâti muhabbetten ibarettir. Ama, sıfatlara ve
fıillere ait muhabbetten değil. Yalnız zata muhabbet...
Bu manaya "Kulum severse..."
cümlesi işaret etmektedir. Yani "Kul bana kavuşmayı, hakikî müşahedemi
severse..." demektir. Bu durum, yani hakikî müşahedem onun izafî ve mecazî
varlığından sıyrılmasına bağlıdır. Bundan sonradır ki muhabbet Burak’ ına
biner... Şevk kamçısını alır... Aşk vadisine geçer... Böylece nice sırlar
mesafeyi kateder... Ve parlak bir menzile varır ki bu, fena halidir. Bu fani
varlığın erimesidir, bitmesidir...
İşte o kul bu hali bulduktan sonradır ki
Allah-ü Teâlâ onunla karşılaşmayı sever. Zât, hakikî mevcudiyeti ile ona
tecelli eder... Bu tecelli, fena haline geçtikten sonra onun beka makamını
bulmasıdır. Bu makam onun fena haline geçmesine bir mükafat olarak yapılır.
Hadis-i Şerifin, anlatılan kısmın zıddı
olan ikinci kısmına gelince, onu da şu şekilde anlatmak mümkündür:
"Kul hayvâni arzularına dalıp helake
gitmesi sebebi ile Bana kavuşmayı istemezse Ben de ona kavuşmayı istemem."
Yani tecelli etmemekle... Bilhassa, zâti bir tecelli etmemekle... Böylece o,
tabiî olan şehvet deryasına batar gider... hayvaniyet unsuru vadisinde helak
olur.
Bu Kudsî Hadis için bir başka açıdan şöyle
bir şerh yapmak icab eder. Şu mana anlatılmak istenmiştir:
"Kâmil ve kullukta tahakkuk eden bir
kul, zatımın, sıfatımın ve fiillerimin müşahedesini isterse, sıfatımın fenası
zımnında, zatımı müşahede ile onu severim... Zatımın, sıfatımın ve fiillerimin
bekası ile de onu severim. Şayet o istemezse Ben de istemem." Ama, bu
istememek tard ve yukarıda anlatılan mananın aksi olarak tecelli eder.
Sonucu bir iki cümle ile bağlayalım. Şöyle
ki:
Şayet bir kul, özünde hayır bulursa
Allah'a hamd etsin. Şayet şer bulduysa, o zaman da yalnız nefsini ayıplasın.
Sebebine gelince, bütün bu haller, Allah-ü Teâlâ'nın o kulunu sevmesi ya da
sevmemesi babında birer delildir, işarettir, alâmettir.
En iyi bilen, en iyi hükmü veren
Allah'dır.
17. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabbından naklen
anlatıyor:
“Allah-ü Teâlâ, şöyle buyurdu:
-Ben; uğrumda kalpleri kırık
olanların yanındayım..."
Görüldüğü gibi bu da bir Kudsî Hadis-i
Şeriftir. Manasına gelince, şöyle demek icab eder:
"Bizzat Ben, esma ve sıfatla,
zatından, sıfatından ve efalinden geçip fena haline yıkılıp gelene tecelli
edenim. Böylece, onun beka makamında tahakkuk edebilmesi için bir gözetici
müşahid olurum. Bir bakıma onun kefili olurum... Çünkü o fena haline geçmiştir.
Fena haline geçen ise her şeyi bir yana atar, dağınık olur, toparlanamaz. Beka
makamına çıkamaz, fena denizinde boğulur... Orada helak olur. O kadar ki,
istidadının zafiyeti icabı, sahile de dönemez... Meczublar sınıfına girer. Bir
türlü beka makamına çıkamaz."
Şimdi, "Uğrumda" kelimesini
biraz açalım. Bu, "Bende beka bulmak..." manasına alınmalıdır. Sebebine
gelince, bizzat fena, aranan birşey değildir. Esasen matlub olan beka
makamıdır...
Ne var ki, tahakkuk bunda olamaz. “O”
olmadan imkansızdır.
Bir irfan sahibi, bu manaya, şu şiiri ile
işaret eder:
Bir köşe vuslat köşesi olamaz heyhat;
Sadık dahi olsan... ki sende varsa hayat.
18. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabbından naklen
anlatıyor:
"Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
- Kıyamet günü Ben şu üç zümrenin
hasmıyım:
Bir kimse ki: Kendisine ihsan
ettim, ama o zulmetti... Bir kimse ki: Bir hürü sattı, parasını da yedi... Bir
kimse ki: İşçi tuttu. Ondan istifade etti. Ama ücretini ödemedi."
Bu da Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Manasını
aşağıdaki şekilde anlatabiliriz. Şöyle buyurulmaktadır:
"Bir kimse ki, kendisine ihsan ettim
ama o zulmetti." Bu cümlenin mana derinliğinde şu cümleler saklıdır:
"Ben ona varlık verdim. Ta ki Varlığımın mazharı, yani Zuhur yeri ola.
Fakat o, Benim belli sebep için verdiğim varlığı kendisine mal etti. İddiası bu
yolda oldu... Tıpkı Firavun'un "Ben sizin Yüce Rabbınızım..." (Nâziat
Suresi, Ayet-24) dediği gibi...
"Bir kimse ki hürü sattı, parasını da
yedi..." Bu da şu manayadır:
Bir kimse vardır; kalb nurunu nefsin
zulmetinden kurtardı. Çeşitli taatle meşgul oldu. Yüce makamlara çıktı ve üstün
mertebelere erdi. Sonra gerisin geri döndü. Şöyle ki: Kalbin nurundan çıktı.
Nefsin karanlık yuvasına, onun yoluna girdi. İşbu mana, şu Ayet-i Kerime ile
anlatılır: "Onlar ki kâfır oldular; dostları putlardır. Onları nurdan
zulmete geçirir. Bunlar cehennem ehlidir. Orada sonuna kadar
kalacaklardır." (Bakara Suresi, Ayet-257)
Anlatılan halin sonundadır ki, o,
amellerine aldandı. Şehvet afetlerinin iptilâsına uğradı. Mal ve şöhret
sıkıntısına çarpıldı.
İşbu hal üzerinedir ki: Nefsin hür başı
hürlüğünü yitirir; boynuna yersiz istekler zinciri geçer, bağlanır. İşte bundan
sonradır ki: Nefsin hürriyetini, görsünler ve işitsinler pahasına satmış
olur...
Bu kudsî mana taşıyan Hadis-i Şerifın bir
başka yönden şerhini yapmak gerekecek. Allah-ü Teâlâ adeta şöyle buyuruyor:
"Bir kimse ki Mutlak Varlığı müşahede etmeden varlıkta bir yer iddiasında
bulunur... Nefs de görsünler işitsinler dileği ve isteği ile kabarır... Zühde
karşı bir arzu duyup, vera haline sahip olarak, taattan da, yine nefsin yersiz
istekleri için bir yardım payı çıkarırsa... Ve nefse ancak hakettiği kadarını
vermezse... Evet Ben, böyle olan bir kimsenin herşeyin ayrıldığı ceza günü
geldiği vakit hasmı olurum."
En iyi bilen Allah-ü Teâlâ'dır.
19. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen
anlatıyor:
“Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:
-Herkim Benim veli kuluma düşman olursa bana harb açmış
olur."
Bilesin ki, İlahî isimlerden herbirine karşı düşen benzerleri
vardır. Kahhar ve Latif isimleri gibi... İsimlerin durumu böyle olduğu gibi, o
isimlere mazhar olanların durumu da budur. Meselâ evliya ile onların zıtları
olan adamlar, düşmanlar...
Velîler, Cemâl, Lâtif, Lütuf ve Yemin (sağ) isimlerinin
mazharlarıdır. Düşmanlar ise Celâl, Kahhar ve Şimal (sol) isimlerin
mazharlarıdır. Ayrıca her iki kelime arasında da zıtlık ve düşmanlık vardır.
Şimdi, “Bana, harb açmış olur" cümlesi üzerinde duralım. Bu,
şu demektir:
"O, nefsini Bana karşı kaldırdı..." Halbuki o batıldır,
Ben ise Hak. Şüphesiz Hak batıldan daha güçlüdür.
Bu yol da delil olan manalar anlatır: Cemâl tecellisi, daima
Celâle galip gelir...
Şimdi bir başka açıdan bu Hadis-i Şerifın şerhini yapalım. Burada,
Allahü Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu anlatabiliriz: "Her kim benim velî
kuluma düşmanlık ederse Bana Celâl tecellisi yoluyla karşı durmuş olur. Bana gelince
ona hem Celâl hem de Cemâl tecellisi ile karşı çıkarım.Ve bilindiği gibi bu
şekildeki bir tecelli onu ezer."
Bu mana şu Kudsî Hadisten de anlaşılır: "Rahmetim gazabımı
geçti..."
Kaldı ki bu mana şu âyet-i kerime'nin özüne de uygundur:
"Onlardan intikam aldık... Denizde boğduk. Çünkü, onlar âyetlerimizi yalan
saydılar." (A'râf Suresi, Ayet-136)
Burada ayetlerden murad Allah'ın velî kullarıdır.
20. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen
anlatıyor:
"Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:
-Ben kulumun zannına göreyim... O halde, Benim için hayır zannında
bulunsun. Ve Ben, Beni andığı zaman kulumun yanındayım."
Bu da Kudsî bir Hadis-i Şeriftir.
Bilesin ki, Yüce Hakk’ ın her şeyde bir zuhuru vardır. Bu, has bir
zuhurdur ki o zuhura mahal olan şeyin istidadına göre şekil alır. Şundan ki:
Tecelli, kendisinde tecelli vâki olanın durumuna göre olmaktadır...
Zuhur da aynı şekilde Hakk’ ın mazharlarından bir mazhardır. Ve
tecelli, mazharın durumuna göre olmaktadır. Durum böyle olunca, kendisinde bir
şey zuhura gelecek olan korkulu bir kimse ise, onda meydana gelecek şey korku
sûretinde gelir. Şayet kendisinde bir şey zuhura gelecek olan ümidli bir kimse
ise, onda muhabbet zuhur eder. Hâsıl-ı kelâm, yukarıda anlatılan kıyas
yapılarak: Aşklı ise aşk zuhura gelir... İşbu anlatılan mânâ, Cüneyd-i Bağdadî
Hazretleri' nin şu cümlesinde saklıdır: "Suyun rengi kabının
rengidir."
Yukarıda anlatılan cümlelerden de anlaşılacağı üzere, O, her
bilginin aynıdır. Her sanılanın aynıdır. Her anlaşılanın aynıdır. Hatta her
ilmin, her zannın, her fehmin aynıdır. Ve O ancak itikat edenin itikadına göre
zuhur eder. Her şey onun tecelli suretleridir. Zuhuratının çeşitleridir.
Zâtının tecelligâhıdır. Esmasının ve sıfatlarının aynalarıdır. Ve O her itikad
sahibinin ve itikad edilen şeyin de aynıdır.
Buraya kadar anlatılanlar: "Ben kulumun zannına göreyim. O
halde benim için hayır zannında bulunsun" cümlesinin bir açıklaması idi.
Diğer kısmın açıklamasını aşağıda bulacaksınız.
"Ve Ben, Beni andığı zaman kulumun yanındayım..."
buyuruldu. Bunun manası, şu şekilde açılabilir:
"Ben kulumla, Beni zikri şekli ile olurum. Şayet o, Celâl
isimleri yönünden zikrini yaparsa ona Celâl isimleri yolu ile tecelli ederim.
Şayet o, Cemâl isimleri yolundan zikrini yaparsa ona Cemâl isimleri yolundan
tecelli ederim."
Bu Hadis-i Şerife bir şerh yapmak daha icab edecek. Bu manaya göre
şöyle buyrulur:
"Ben tâyin edilen her şeyde belli bir varlığım. Fark ve
kesret şehâdetgâhında, Beni müşahede eden ‘zancı'ları kemâle erdiririm. Sonra,
Benimle oluşu yönünden onunla olurum."
İşbu mana şu âyet-i kerimenin derin manasında saklıdır: "De
ki, herkes kabiliyetine göre amel eder..." ( İsrâ Suresi, Ayet-84)
[Tevhid üç derecede anlatılır:
Delil ile Allah 'ın varlığına dair hüküm; ilmî yoldan Allah' ın
birliğini bilmek; irfan sahibinin kalbinde ilahî rüyetin galip gelmesi. Öyle ki
artık onda başkasını görecek hal kalmaz.
Bunlardan birincisi, her iman sahibi içindir. İkincisi âlimlerin
tevhididir. Üçüncüsü, irfân sahiplerinin tevhididir.]
21. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen
anlatıyor:
"Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:
-‘Tam ihlâsla Allah 'tan başka ilâh yoktur’ şehadetini yapanlar
olmasaydı, Cehennemi dünya ehline musallat ederdim. Eğer bana ibadet edenler
olmasaydı Bana âsi gelenlere bir anlık dahi mühlet vermezdim."
Bilesin ki, her kâmil kişinin şehadeti, yada her kâmil kişinin
ibadeti umumi bir manada kâim olur. Yani tek tek herkese şamil olur. Zira
herşeyde vücud birdir. Böyle bir Vahdaniyet şehadeti ise tard ve uzaklık
ateşinin dünya ehline gelmesini önler. Sebebine gelince, Vahdaniyet şehadetinin
nuru bütün bu görünenlerde bulunan mutlak varlıkta geçerlidir. Ve bütün
taayyünatın onda nasibi vardır. Yani bu mukayyed şehadetin nurundan.
Buradaki mukayyed şehadet, mukayyeci olarak taayyün eden varlıkla
ilgilidir.
İşte her kâmil zâtın ibadetini yukarıda anlatılan mana çeşidinden
görmek gerekir. Bu manaya işaret olarak Resulüllah (SAV) Efendimiz şöyle
buyurdu: "Yeryüzünde `Allah Allah...' diyen bâki kaldıkça kıyamet
kopmaz." Bu Hadis-i Şerifte Kutb' a ve mutlak varlığı bilen Gavs' a işaret
edilmektedir. Zira her taayyün halini alan varlıkta taayyün eden O’ dur. Sonra
her şehadette şehadet eden yine O’ dur. Her ibadette ibadet eden yine O’ dur.
Şimdi bu Hadis-i Şerifın esas manası üzerinde duralım. Allah-ü
Teâlâ adeta şöyle buyurmaktadır:
"Mutlak varlıkla tahakkuk eden İnsan-ı Kâmil olmasaydı -ki bu
İnsan-ı Kâmil yeryüzünde Allah'ın bir halifesidir, cem ve icmal yönünden hakikî
şehadettir- dünya ehline tecelli ederdim."
Burada dünya ehlinden murad, emmare nefis ile hilekâr hevâdır. Bir
de kandırıcı beşerî ve tabiî kuvvetlere işaret edilmektedir. Bu tecelli ise
kahır ve gazap cehennemi suretinde olabilir. "Böylece onları tamamen
öldürürdüm, yok ederdim."
Yukarıda anlatıldığı gibi, "bilhassa tefrik (ayırma) ve
tafsil (toplama) yönünden hakikî kulluğu bilen Kâmil İnsan olmasaydı nefis ve
heva yönünden bana âsi geleni bırakmazdım."
Yukarıda anlatılan manalara şu Âyet-i Kerimeler de ayrıca işaret
etmektedir:
"Eğer Allah insanların bir kısmı ile diğer bir kısmını def
etmeseydi, yeryüzü bozulurdu." (Bakara Suresi, Ayet-251 )
"Ve eğer Allah insanları yaptıkları hatalara göre hesaba
çekecek olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı varlık kalmazdı." (Fâtır Suresi,
Ayet-45)
22. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen
anlatıyor:
"Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:
Ey Âdemoğlu, seni Kendim için yarattım. Eşyayı da senin için
yarattım. O halde Kendim için yarattığımı, senin için yarattığımın ayarına
düşürme."
Görüldüğü gibi bu Hadis-i Şerif de Kudsîdir. Burada adeta şöyle
buyurulmaktadır:
"Sen, bütün isim ve sıfadatları, ahkâm (hükümleri) ve âsârı
(eserleri) şümulüne alan küllî hakikatımın bir mazharısın. Bu âlem ise baştan
sona Senin varlığının ayrıntılarıdır. Ve hakikatına ait olan hakikatlerin
mazharlarıdır. Bu büyük âlemde Senin misalin, ruha nisbetle cesed gibidir. Sen
ruhsun; bu âlem de cesedindir, bedenindir. Bu âlemden gaye Sensin... bir de
toplayıcı hakikatın."
Cesedden maksat tedbir sahibi ruhtur. Durum böyle olunca,
"ruhun nurlarını kendi beşerî varlığının perdeleri ile örtme."
Şu da bir gerçektir ki, her zuhur yerindeki tecelli, ilahî nurun
tecelli sergisinden aldığı nasib kadardır. Bu bir birlik, vahdet tecellisidir
ki, ruhun ve sırrın mazharında olur. Bu ruhu, kalb olarak ele almalıyız ve onu
tecelli kabulünde daha kemalli görmeliyiz. Yani cisme ve bedene olan
tecelliden. Çünkü bunların şümulünde zulmet de vardır.
23. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen
anlatıyor:
"Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:
-Bir kimse Beni kendi kendine anarsa, Ben de onu zâtımda anarım...
Yine bir kimse Beni bir cemaat içinde anarsa, Ben de onu o
cemaatten daha hayırlı bir cemaat içinde anarım”
Bu da, kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Bir manaya göre burada şu
âyet-i kerime'ye işaret edilmektedir:
"Her insanın takdir olunan amelini boynuna astık..."
(İsrâ Suresi, Ayet-13)
Bu Hadis-i Şerifın manası üzerinde biraz duralım. Âdeta şöyle
buyurulmaktadır:
"Bir kimse, Beni kendi kendine anarsa..." yani, vahdet
cihetinden girip, bilhassa zâtta, sıfatta ve fiillerde fenâ halini bulur ve
zikrini yaparsa, "Ben de onu mutlak bir vahdet içinde zikrederim."
Ama "Bir kimse Beni bir cemaat içinde zikrederse..."
yani, kesret ve tefrika cihetine giderek -yani zahirî ve batınî kuvvetlerle
zikrimi yaparsa- "Ben de onu isimlerimin çokluğu ile anarım. Kaldı ki onun
Beni zikri, Benim onu zikretmem sayılır..."
Bu mana Hakikî Vahdet yönünden gelir...
24. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen
anlatıyor:
"Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:
- Ey Ademoğlu, senin için yaptığım taksime râzı olursan kalbini ve
bedenini rahata kavuştururum... Sevimli bir kul olmakla kısmetin sana gelir.
Şayet senin için yaptığım taksime râzı olmazsan, dünyayı sana musallat ederim...
Ve sen bir vahşet içinde, yabanda tepinip durursun. Sonra, İzzetim ve Celâlim
hakkı için o dünyalıktan ancak kısmet ettiğime nail olursun...Sen de bir kötü
kul olaraktan."
Anlaşıldığı gibi bu da Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Özünde, şu
âyeti kerimenin manasına işaret vardır:
"Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan..."
(Mâide Suresi, Ayet-119)
Şimdi, bu Hadis-i Şerife verilecek mana üzerinde duralım.
Anlatılmak istenen mana özet olarak şudur:
"Âdemoğlu, ezellerin ilk deminde, onun zâti ve fikrî haline
ve istidadına uyan bir şekilde verdiğime razı olsaydı, kendisine nasib olmayanı
aramak zahmetinden onu alırdım." Çünkü tecelli, tecelli sahibine ait
takdirle olur. Bunun dışına çıkılamaz. Artma veya eksilme olmaz. Bu durumda o,
kader sırrını, istidad kitabının hakikat sayfasında müşahede ve mütalaa eden
bir kuldur.
25. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen
anlatıyor:
“Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:
-Ben gizli bir hazine idim, bilinemi istedim. Halkı yarattım,
nimetlerimi onlara sevdirdim. Böylece Beni bildiler."
Bu Hadis-i Şerif de Kudsîdir. Burada belirtilen istek, zâti bir
istektir. Bu zâta Ahadiyet ismi verilir ki, bütün esma ve sıfatların hakikatını
özünde toplar.
Bütün bunlara "Gizli hazine..." tâbiri kullanıldı. Hepsi
de kemâl derecesindedir, noksanı yoktur.
Bu aynı zamanda Hakk’ ın zâtına has bir kemâldir. Bu zâti kemâlin ise
bütün esma ve sıfatların kemâl derecesindeki durumları ile zuhur bulması
gerekti. Ama halk mazharlarında, âlemin tecelligâhında.
Durum ki, anlatıldığı gibidir ... Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:
"Onlara, zâhir ve batın nimetlerinin kisveleri ile zuhur ettim. Ama bir
sevgi şeklinde..." Zira bunlar mücmel (öz) olarak umuma ve havasa marifet
duygusu verir. "İşte bundan sonradır ki fıtrî (doğuştan gelen) istidatları
ile anlatılan yoldan beni bildiler."
Bu yüce ve üstün mananın müşahedesi babındadır ki, bir âyet-i
kerimede Resullullah (SAV) Efendimize şöyle buyuruldu:
"Şüphesiz bil ki: Allah'tan başka ilah yoktur..."
(Muhammed Suresi, Ayet-19)
Burada Resulullah (SAV) Efendimize bir ilim deryasının kapısı
aralanıyor. Bu Ona göredir. Bir de ilmî varislerine, başkalarına değil.
Gerçek şudur ki, esma ve sıfatlara câmi olan ulûhiyet ilmi ancak
yüce birliğe erene, ilk berzah makamını bulana verilir. Anlatılan makama ise
tam olarak ancak Resulullah (SAV) Efendimiz vâsıl olmuştur.
En doğrusunu, Allahü Teâlâ bilir...
26. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen
anlatıyor:
"Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:
Beni, ne yerim aldı, ne de semâm... Lâkin beni mü’min, taki, naki,
vera hâli sahibi kulumun kalbi aldı..."
Görüldüğü gibi bu da Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Şöyle
manalandırmak mümkündür:
"Ben hiç bir yere küllî olan esma ve sıfatımın bütün
cihetinden tecelli etmedim. Ancak kemâl durumuna bağlı bulunan ve dolayısı ile
bana izafeti olan kulum müstesna. Tecellimi Bana yaparım."
Bu Hadis-i Şerifte bazı kelimeler geçti. Onları biraz açmak
icabedecek. Sırası ile onlar, taki, naki, vera kelimeleri idi.
Taki: İki yönlü isimlerden, bilhassa ibadetle ilgili yönü ile olup
kalmaktır. Diğer yönü ile değil.
Naki: Çoğunluğu ile ilahî isimleri müşahede etmektir. Yukarıda
zımnen anlatılan iki yönlü isimlerin birbirinden ayrı bazı imtiyazları vardır.
Bilhassa ibadet ile ilgili kısma verilen imtiyaz bir başkadır.
Vera: Mâsivayı bırakıp Zât-ı İlahî' de olmaktır. Ama O' nun
gayrından fenâ bulmak sûreti ile.
Bütün bu manalara şu âyet-i kerime işaret etmektedir: "Biz
emaneti, semalara, yere, dağlara arz ettik ama onu almaktan çekindiler, ondan
korktular. Ve sonunda onu insan yüklendi. Ama bir Zalim ve Cahil
olarak..." (Ahzab Suresi, Ayet-72)
Yukarıda geçen âyet-i kerimenin tefsirini yapmak ve onda geçen
bazı kelimeleri açıklamak gerekecek. Adı geçen kelimeler Emanet, Zalum ve Cehul
kelimeleridir.
Şöyle ki: Emanet burada tecellinin kabulü manasındadır. Ama ilk
tecelliyi, her şekil ve tümü ile... Bu emaneti almayanlar için, "Ama, onu
almaktan çekindiler, ondan korktular..." buyuruldu. Bunun sebebi, onun
ancak tam zuhurunu göstermekten yana bir kabiliyete sahip olmayışlarıdır. Bir
de o âlemin hakikatına tam olarak uyamayışlarıdır.
“Sonra onu, insan yüklendi..." buyuruldu. Sebebine gelince;
kabiliyeti kemâl derecesinde olup, uyuşu tamdır çünkü onun vasıfları arasında
şunlar vardır:
Zalim: insanın nefsini ifna edişini anlatır.
Cahil: herşeyden geçtiği için Hakk’ ın zâtından gayrını bilmez.
Bu manaları anla.
27. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen
anlatıyor:
"Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:
-Beni bilen talep eder... Beni talep eden bulur... Beni bulan
sever... Beni seveni öldürürüm... Bir kimseyi öldürürsem diyeti Bana düşer...
Bir kimsenin diyeti Bana düşünce onun diyeti bizzat Ben olurum."
Görüldüğü gibi bu Hadis-i Şerif de kudsîdir. Özellikle marifete
işaret edilmektedir. Biz de o yoldan gideceğiz.
Bilesin ki İlahî marifet iki kısımdır. Biri Marifet-i Zât; öbürü
de Marifet-i Sıfat.
Marifet-i Zât; O' nu mutlak ahadiyeti cihetinden bilmek mümkün
değildir. Marifet-i Sıfat' a gelince; O’ nu bilmek mümkündür.
Buna göre, marifet talebi gerektirir. Talep ise bulmayı icab
ettirir. Bulmak da sevmeyi gerektirir. Sevgi de ölümü. Bu ölüm, fenâ halidir.
Ölüm ise diyeti icab ettirir. Diyet ise ancak aklı başında olana ödettirilir.
Gerçekten, öldürülenin diyeti ancak öldürendir. Özellikle bu
manaya şu âyet-i kerime işaret etmektedir: "Bir kimse, Allah' a ve Resul'
üne doğru yola çıkar da sonra ölürse, onun ecri Allah' a kalır." (Nisâ
Suresi, Ayet-100) Yani zâtı ile ona bekâ verir çünkü bu manada, katil maktulün
aynıdır. Hakikat değişmez. Zira hakikat birdir.
Kesrete gelince, o, birtakım aklî, vehmî ve izâfi nisbetlerden
ibarettir. Keşif ehli zatlara göre bunlara itimat yoktur.
Anlatılan manaları bir irfan sahibi şu şiiri ile dile
getirmektedir:
Devamlı O'nunum, O da artık benimdir;
İki zat arasında fark yok, sevgilimdir ...
28. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Allah-ü Teâlâ'dan
naklen anlatıyor:
“Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:
-Yaklaşanlar, kendilerine farz kıldığım ibadetlerin edasında
olduğu kadar hiç bir şeyde yaklaşamazlar... Gerçekten, bir kul Bana nafilelerle
de yaklaşır. Böylece Bana yaklaşanı severim. Sevince de kulağı olurum, eli
olurum, dili olurum. Böyle ki oldum, Benimle işitir... Benimle görür... Benimle
konuşur... Benimle tutar... Benimle yürür."
Bu da Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Bilhassa Hakk’ a yakınlığa
işaret edilmektedir. Biz de bu yoldan manaya gireceğiz. Bilesin ki Allahü
Teâlâ'ya yakınlık iki kısımda mütalaa edilir. Birincisi farzların edası sureti
ile olur. Bu yaklaşmaya verilen isim budur.
Bunun, meczub olan salikin yolu ile ilgisi vardır. Bir başka isim
daha verilir ki şöyledir: Zâti fena halini içeren bir mahbubun yolu...
Böyle bir yola giren, Hakk’ ın kulağı olur... gözü olur. Nasıl ki
namazda "Allah hamd edeni işitti" denir. İşiten kimdir?... Söyleyen
kuldur, ama ...?
Bu mana, müessirle esere geçişe bir delildir.
İkincisi nafileler ile olan yakınlıktır. Burası, meczub salik ile
ilgili bir yoldur. Sonra, sıfatlarda fena bulmayı gerektiren, sevenin yolu
olaraktan da ad verilir.
Nasıl ki başta "Onun kulağı olurum..." buyurdu... Ki bu
durum eserden müessire istidlâl sayılır.
Burada şöyle bir soru sorabilirsin:
"Gözün ve kulağın O oluşu, yukarıda da anlatıldığı gibi,
sonradan yapılma bir şey değildir... zâtîdir... Kadîmdir. Durum böyle iken,
O'nun oluşunu muhabbete bağlamaktaki mana nedir?"
Bu sözüne, umumiyetle "evet" diyebilirim. Ama dikkati
başka bir yönde toplamak icab eder.
Dikkat edilirse bu hükmün zuhuru salikin farzları eda ve nafile
ibadet yakınlığı ile tahakkuk ve tahalluk edişinden sonra oluyor. Salik, nefsin
perdeleri ile perdelidir. Farz ve nafılelerin edasında tahakkuk edince, nefsin
karanlığından çıkar; ruhun ve kalbin geniş ve aydınlık sahasına girer. İşte
bundan sonradır ki kul, Hakk’ ı eşyanın aynı olarak müşahede eder. Sonra sadık
kulun bütün duyguları olduğunu da müşahade eder. Şu da bir gerçektir ki, Hakk,
kulun suretinin ve dış yüzünün manasıdır. Kul ise, Hakk’ ın manasına ve bâtınî
cephesine bir surettir.
Ahadiyet cihetine bakınca zâhir batının aynıdır. Batın da zahirin
aynıdır. Zahir ve batın, Hakk’ ın zâtına ve şanına nisbetle bir suret gibidir.
Tıpkı yarımın, üçte birin, dörtte birin, beşte birin, bir sayısına bağlanışı
gibi.
Asıl Kayyum odur... Bilhassa akıl, sayı itibarı olan şanlarda.
Yani tecelli ve zuhurlarda.
Bu manayı anla. Mutlak Hakk’ ı bul.
29. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz Rabb’ ından naklen
anlatıyor:
“Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:
-Bir kimse Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım.
Bir kimse Bana bir arşın yaklaşırsa Ben ona bir kulaç yaklaşırım. Bir kimse
Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim."
Bilmek gerekir ki, karış, arşın, kulaç, gelmek, koşup yürümek;
bütün bunlar yapma şeylerdir, temsili ve tahayyüli manalardır, hakikî
değillerdir. Böyle buyurmakla Allahü Teâlâ kula kat kat sevap vereceğini, ona
ameli miktarınca iyilikte, ihsanda bulunacağını anlatıyor. Kaldı ki burada
yakınlık manevîdir; maddî değil. Bir yere de bağlı değildir. Burada Hakk’ ın
yakınlığı kulun yakınlığından önce gelir. Halbuki zâtına yakınlık, muvaffakiyet
işi, Allah'tan Allah'adır. Bu bir önceliktir, ama buradaki önceliği bir başka
yoldan almak icab eder. Bilhassa amele mükâfat verme yönünden. Hatırda
tutulmalı ki amel mükafattan önce gelir.
Bilesin ki Hakk’ a yakınlığın beş mertebesi vardır. Şöyle ki:
Nefsin yakınlığı,
Kalbin yakınlığı,
Sırrın yakınlığı,
Ruhun yakınlığı.
Bir de Hakk’ ın ahadiyet yakınlığı.
Bilhassa ahadiyet yakınlığı bütün mertebeleri kendinde toplar.
Şimdi, yukarıda toplu sayılan yakınlık mertebelerinin tafsiline
geçelim. Şöyle ki:
Nefsin yakınlığı: Bu onun itaat ve ibadet görevlerini yapmasına
bağlıdır. Bu makamda Hakk’ ın kuluna yakınlığı merhametidir, şefkatidir.
Kalbin yakınlığı: Kulun kalbî ve içten amellere dalmasına
bağlıdır. Bu ise pek kolay değildir. Dünya ehlinden kopmak icab eder. Bu
makamda Hakk’ ın yakınlığına gelince, ilim, hikmet ve ilham çeşidinden şeyleri
kuluna vermesidir; ona bağlamasıdır.
Sırrın yakınlığı: Bu da onun hakikî keşiflere dalmasına bağlıdır.
Hakikî tecelli ile hasıl olur. Asıl tecelli de, Hakk’ ın yakınlığı da budur.
Ruhun yakınlığı: Bu mertebeyi de kısmen kalbin, kısmen de sırrın
yakınlığı gibi bilmekte bir mahzur yoktur.
Hakk’ ın ahadiyet yakınlığı: Daha önce de anlatıldığı gibi, sözü
edilen bütün mertebeleri özünde toplar. Bu mertebe, kul için tam bir yokluk
mertebesidir, ne varsa özünde toplar. Hakk’ ın zât, sıfat, bir de efal
tecellilerinin temiz, şeksiz, aydınlık tenzihleri altında. Bu hal içinde kul,
zât, sıfat ve fıil olarak tam, küllî ve tek birliğe doğru yol alıp kendinden
geçer, fenâ bulur.
Bu kudsî makamda Hakk’ ın kula yakınlığına gelince şöyle
anlatabiliriz:
"Onu, kendi bekâsı ile bâki
kılar...
Kayyumiyet sıfatı ile kâim
kılar...
Hayatı ile ona hayat verir...
Kudreti ile onu kudrete erdirir...
İrâdesi ile onu dilek sahibi
eyler...
Kelâmı ile konuşturur."
Hâsılı, onu bütün esma ve sıfatını özünde bulan yapar. Hülâsa,
zâtı ile, zâtı için ve zâtında zâhir olur: yani o kul...
Şimdi, bu Hadis-i Şerife bir başka manada şerh yapmak icab edecek.
Yüce Allah âdeta şöyle buyurmaktadır:
"Her kim bana, yani küllî, toplayıcı olan huzuruma, rûhânî,
yani bâtınî, cismânî, yani zâhirî vasıf taşıyan bütün duyguları ile yaklaşırsa:
İşte böyle birine bütün esma ve sıfatlarımla tecelli ederim. Hem lûtfa ait olan
cemâl sıfatları ile hem de celâl tarafında bulunan kahır sıfatları ile. Ama bir
kimse anlatılan gibi değil de bazı mertebeleri ile, yani bazı duyguları ile
bana yaklaşırsa buna da bazı esma ve sıfatlarım ile tecelli ederim. Bu da ancak
onun yaptığına kat kat sevap vermek sureti ile olur. Meselâ birden yedi yüze
kadar veya daha fazla."
Veren Allah'tır.
30. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurur:
"Misafire ikram ediniz. İsterse kâfir olsun."
Bilmen gerekir ki, kula isabet eden kötülüklerden hangisi olursa
olsun, o, Hakk’ ın misafıridir. Özellikle hastalıklar. Kula gereken ona ikram
etmektir. Ona yapılan ikram cümlesindendir ki mecburi bir durum olmayınca
ilaçla def etmeye çalışmamalı. Zira ilaçla giderilmesine çalışılsa da hastalık
ancak Allâh'ın takdir ettiği zaman gider.
Böyle bir durum ise kulu Allah'ın gözünden düşürür. Allah
korusun...
Burada Resul (SAV) Efendimiz "İsterse kâfir olsun"
şeklinde bir tavsif yaptı. Buradaki kâfir bir manaya göre "kapalı...
gizli..." demeye gelir. Çünkü bu misafirin gelişi çoğu zaman saklı, kulun
idrakına kapalı durur. Şayet geleni kabul eder, razı olur, Allah'a dönerse
perdeler açılır. Kul ise bu durumda işin sırrına vakıf olur.
31. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurur;
"Şam, Yüce Allah'ın yer hazinelerinden bir hazinesidir. Kullarını
orada saklar."
Bilesin ki, burada Şam, zât-i İlahî şehadetinin kemal derecesidir.
Yer ise şehadetin zarfıdır. Gizli hazine ise bu yer kabında saklıdır ve o Hak
Teâlâ'nın yüce varlığıdır.
Bu mana icabıdır ki "Şam öyle bir şeydir ki, zât şehadetinin
kemal derecesi sayılır. Gizli hazine ise bu yerde saklı durur." Tam bir
şehadet halinde zuhur edince, ona "vacib yüz" adı verilir. Allahü
Teâlâ esma ve ahlakı ile gizlediği abid kullarını ise bu yüzde saklar. Cümle
esma ise neticede Hakk’ a dönecektir.
Bu mana şu âyeti kerimedeki mananın hakikatlerini anlatır: “Onun
vechinden -yüzünden- başka herşey helak olacaktır. Hüküm O' nundur. O' na
döneceksiniz." (Kasas, Ayet-88)
32. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Allah'nın nehri geldiği zaman İsa'nın nehri batıl
olur..."
Bilesin ki burada "Allah'ın nehri..." cümlesinden murad
Hakk’ ın vechindeki baki nurun zuhurudur. Bu durumda Hadis-i Şerife verilecek
mana şöyle olur:
"Ruh cem kaynağından inip ayrıntılı mevcudlara dağılınca,
Allah'ın yüzündeki baki nur bütün eşyada zuhur eder. İzafi bir ruhla kalan bir
başka şeye ihtiyaç kalmaz."
Bu manayı anla.
33. HADİS-İ ŞERİF: Bir gün Resulullah (SAV) Efendimize şöyle
soruldu:
"-Allah-ü Teâlâ yeri ve semaları yaratmadan önce neredeydi?
Resulullah (SAV) Efendimiz bu soruyu şu şekilde cevaplandırdı:
-Rabb’ ımız bir Amâ' da idi..."
Burada Amâ' dan murad zâti mahiyetinin aynıdır. Yani kendisi.
Kendisi Kendisine yeter; başka bir şeye ihtiyacı yoktur.
34. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Mümin, Allah-ü Teâlâ'nın nimetlerine bir konuktur." Burada
iradesinden geçen mümin kul anlatılmaktadır. Bu o mümindir ki Allah-ü Teâlâ onu
zâtından sıfatı makamına geçirdiği zaman doğruca Allah'ın arzusuna tabi olur.
Artık onun nefsâni arzuları olmaz. Çünkü artık onun kendisine mal edeceği
iradesi kalmamıştır.
35. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Dünya sevgisi her hatanın başıdır."
Burada anlatılan dünya, kulun nefsi yönünden tayin ettiği
şeylerdir. Onun benliğidir ve Hakk’ ın zâtına yabancı sayılanlara iltifattır.
Bunlardan hangisi olursa olsun, bir tanesi dahi müminde olsa, o, dünyayı seven
biridir.
Bu da isbat eder ki "Dünya sevgisi her hatanın
başıdır...". Böyle olan bir kimse kendisi için bir ulvî zuhurata sahip olamaz.
Keza başkaları için de bir zuhurat sahibi değildir.
36. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Sefere çıkınız; sıhhate erer, ganimet bulursunuz..."
Burada anlatacağımızı iyi bilmen ve öğrenmen gerekir. Sefer
nefsâni karanlıktan çıkmaktan ibarettir.
Sıhhat hayret ve şaşkınlık halinden safâya kavuşmaktır. Ganimet,
nefse ve onun arzusuna galip gelmekten ibarettir.
37. HADİS-İ ŞERİF: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Ziyaretin hayırlısı, ziyaret edilenin yok olmasıdır..."
Burada şu mana anlatılmak istenir:
"Hayy olan Hakk’ ın nüzulundaki hayır, velî kula
tecellisindeki bereket, gerek tecelli gerekse nüzul anında o velî kulun yok
olmasındadır."